banner bilim
 
Ana Sayfa « E-tarih.org    
   
İslam dünyasında mimarlık
  HZ. MUHAMMED DÖNEMİ
  » Üst Konu
HZ. MUHAMMED DÖNEMİ
DÖRT HALİFE DÖNEMİ (632-660)
EMEVİ HALİFELERİ DÖNEMİ (661-750)
ENDÜLÜS EMEVİLERİ DÖNEMİ (756-1031)
ENDÜLÜSTE TAVAİF-İ MÜLUK DÖNEMİ (1031-1090)
ENDÜLÜS'TE MURABITLAR (1090-1147) ve MUVAHHİDLER (1147-1248) DÖNEMİ
GIRNATA SULTANLIĞI (1232-1492)
KUZEY AFRİKA EMİRLİKLERİ
AGLEBÎLER DÖNEMİ (800-969)
MURABITLAR (1030-1269) ve MUVAHHİTLER (1056-1147) DÖNEMİ
MERÎNÎLER DÖNEMİ (1195-1470)
ABBASİ HALİFELERİ DÖNEMİ (750-1258)
TOLUNOĞULLARI DÖNEMİ (868-905)
FATIMÎLER DÖNEMİ (969-1170)
EYYUBÎLER DÖNEMİ (1174-1250?ler)
MEMLÛKLAR DÖNEMİ (1250-1517)
İRAN ve HORASAN
İLHANLILAR DÖNEMİ (1256-1344)
TİMURLULAR DÖNEMİ (1370-1501)
SAFEVÎLER DÖNEMİ (1502-1736)
HİNDİSTAN ve ÇİN
İSLÂM?IN YÜKSELEN YILDIZI: TÜRK MİMARLIĞI
BÜYÜK SELÇUKLULAR (1000?ler-1157)
ANADOLU SELÇUKLULARI (1060-1308)
ANADOLU BEYLİKLERİ DÖNEMİ MİMARLIĞI
OSMANLI İMPARATORLUĞU
20. YÜZYILDA İSLÂM MİMARLIĞI

 
HZ. MUHAMMED DÖNEMİ

Evvelâ İslâm’ın başlangıcı olan VII. Yüzyıldaki Ortadoğu’nun siyasal, ekonomik ve sosyal durumları ile bu etmenlere bağımlı olarak gelişen kentleşme ve mimarlık oluşumlarına bir bakalım:

Ortadoğu ülkeleri, batıda Mısır, güneyde Arap Yarımadası, kuzeyde Mezopotamya ve doğuda İran’dan oluşur. Petrolün bilinmediği bu dönemlerde bölge, tarım, hayvancılık ve ticaret sektöründen geçimini sağlıyordu. Özellikle Mısır’da Nil deltası, Mezopotamya’da Dicle ve Fırat havzalarında, Arap Yarımadası’nın güney bölgelerinde tarım; çöllerin ve ancak kısıtlı vahaların bulunduğu iç bölgelerde hayvancılık, hurma ve kervan ticareti gelişmişti. İpek Yolu ile batıya, Çin’in ipek, Hindistan’ın baharat ticareti de Horasan ve İran illerini ayakta tutuyordu. Bölgede Sasani, Roma ve Bizans paraları tedavül ediyordu.

Bölgenin nüfus çoğunluğunu Araplar, Yahudiler, Koptlar, Persler, Romalı ve Bizanslılar oluşturuyordu. Her halk, kendi bölgelerinde çoğunluğu oluşturmakla beraber Yahudiler, hemen her bölgede varlıklarını sürdürüyorlardı. Bölgede geçerli dil, İbranice, Arapça ve Farsça idi. Türkler, bölgenin dışında ve kuzeyde kalıyorlardı.

Kudüs’te, Suriye’de Hıristiyanlar kiliselerinde, İran’da Sasaniler Zerdüşt tapınaklarında, Museviler hemen her yerdeki sinagoglarında dinlerini yaşıyorlardı. Araplar ise putlar yolu ile Tanrı’ya ulaşmaya çalışıyorlardı. Arapların günümüze intikal eden tek dinî yapıları Kâbe idi. Kabileler halinde yaşıyorlar, her kabilenin benimsediği putlar Mekke’de, Kâbe’de toplanıyordu.

Putperest Arapların kutsal yapısı Kâbe üzerinde biraz duralım: Kutsal kitaplardaki anlatılara göre Kâbe’yi inşa edenler, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’dir. İbraniler, Hz. İbrahim’in ataları sayılırlar. Kâbe’nin ilk inşasında üzerinin açık, ihata duvarı ile çevrili bir mahal olduğu tahmin ediliyor. Baba-oğul, Ebu Kubeys Dağı’nda bulup getirdikleri Hacer-ül Esved’i (Kara taş) yapının doğu köşesine vaz etmişler. (Al-i Ümran Suresi 90. ve Bakara Suresi 121. ayetler) Sonraki devirlerde yapılan inşaatla bina, geometrik küp şeklini almış. Zaten Kâbe sözcüğü de mikâb = küp’ten geliyor. Bazı kaynaklarda, Hz. Muhammed’in gençlik yıllarında, 605’lerde oluşan büyük selden veya yangından Kâbe’nin yıkıldığı anlatılıyor. Yıkımın ardından Kâbe’yi yeniden inşa edebilmek için malzeme ve usta kıtlığı çekildiği sırada, Habeşistan’da (Etyopya’da) inşa edilecek kilise için malzeme götüren ve Cidde’de karaya oturan bir Bizans gemisinde bulunan inşaat malzemelerinin, özellikle kerestenin ve aynı gemide bulunan inşaat ustası Bizanslı Bagum’un (?) Mekke’ye celp edildiği, kâgir inşaatın Bagum usta, ahşap çatının Mekke’de oturan Mısırlı bir Kopt (Kıpti) usta tarafından yapıldığı, Hacer-ül Esved’in –ki bu da bir nevi puttur- 4 kişi tarafından ellenmeden bir sedye yardımı ile taşınarak yerine konduğu, bu kişilerden birinin genç yaştaki Hz. Peygamberimiz olduğu rivayet ediliyor.

Kâbe içinde 360 kadar put vardı. Ortada, üzerinde gelmiş geçmiş peygamberlerin tasviri bulunan Hubel putu yer alır, çevresinde her kabilenin iletişim kurduğu diğer putlar sıralanırdı. Bu putlardan en çok bahsi geçenler, Hz. Peygamberimizin de mensubu bulunduğu Kureyş kabilesinin güneş tanrıçası Lât, Bedevi kabilelerin taptığı Uzza ve de Melat en meşhur tanrıçalardı. (Nedim Gürsel’in bu üç tanrıça ile ilgili konuları işleyen ‘Allahın Kızları’ romanı okunmaya değer bir eserdir.)

HZ. MUHAMMED DÖNEMİ:

Bu dönemden zamanımıza hiçbir mimarlık eseri intikal etmemiştir. Yapı ustalarının, konut yapılarını geleneksel metotlarla, geometri bilgisinden uzak, açı ve ölçü birliğine uymaksızın ve mahalli malzeme olan taş ve çamurla gerçekleştirdikleri sanılmaktadır. Hz. Peygamber’in tefekkür bâbında yalnız kalmak isteyişinde Hira Dağı’ndaki mağaraya çekilmesi, Mekke kentinde başını dinlemeye müsait hiçbir tesisin bulunmadığını akla getirmektedir.

Peygamber’in Mekke’de yeni dini, çevresine iletmekte zorlandığı, bu nedenle daha müsait bir ortam olan Medine’ye hicret ettiğini biliyoruz. (622) Bu dönemde Medine’nin adı Yesrib’di. Kasabanın yarısı Arap, diğer yarısı Musevi dinine mensup Yahudilerden oluşuyordu. Yahudilerin Hz. Peygamber’e yardımcı oldukları söylenir. Hz. Muhammed, kendinden önce gelmiş iki semavi dine, Museviliğe de İseviliğe de saygılı idi. Bu dinler de Ortadoğu’dan çıkmıştı. Ortadoğu, bu dinlerden evvel de bir kültür ve ahlak meşheri idi. Tevrat’ta zikredilen ‘10 emir’in Tevrat’tan çok çok eski ‘Hamurabi Yasaları’ tabletlerinde de bulunması bize bu kültür birikimini gösteriyor. Museviliğin bağnaz gelenekleri, İseviliğin, Hz. İsa’dan sonra abartılan Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi (teslis) gibi aykırılıklar, putperestlerin cahilce ve bâtıl Tanrı inançları, kölelik sistemi, aklı başında insanları bu yeni dinin (İslâmiyet’in) aydınlığına çekiyordu. Tek Tanrıcılık, veciz ifadesini ‘Le ilâhe, il El-İlah’ (Tanrılar yoktur, tek Tanrı (Allah) vardır) da buluyordu.

Yesrib, dağınık ve gelişigüzel bir kasaba iken Hz. Muhammed’in gelişi ile kendisine destek verenler (ensar), ardından göç edenlerle (muhacirin) çehresi değişmeye, kuyumcu, terzi, marangoz gibi esnaf ve sanatkârın, kervan sahibi tüccarın yerleşmesi ile kentleşmeye başladı. Adı Medine = Kent oldu. Zamanla önemli ailelerin ve sözü geçen aile reislerinin (nakib) ve de aydın dindaşların çoğalması ile Medine-i Münevvere (Aydın Kent) diye anılmaya başladı.

Acaba ilk cami yapıları nasıldı? Bu konuda elimizde dişe dokunur doküman yok. Burada Sabahattin Eyüboğlu’nun Sanat Tarihi derslerinde anlattıklarını aklımda kaldığı kadarı ile ifade etmeye çalışacağım. Bilindiği gibi Arapça ‘cem’ toplama, ‘cemaat’ toplanan halk, ‘camia’ topluluk, ‘Cuma’ toplantı günü, ‘cami’ toplanılan yer (özel anlamda Müslüman mabedi) oluyor. İlk camilerde, her halde güvenlik gereği olarak, toprak zemin 3-4 metre kazılır, alt seviyede kare veya dikdörtgen planlı bir düzlük oluşturulur; çevre sedde duvarları ile takviye edilir; bir noktadan merdivenle inilir-çıkılır; çevreye direkler dikilerek revak oluşturulur; üzeri hurma yaprakları ile örtülürdü. Açık meydanın orta yerinde abdest almak üzere büyük bir su küpü bulunurdu. (Hoca bu bilginin kaynağını söylemedi ama merhum, mesnetsiz atan bir Hoca değildi.) Daha sonraki safhalarda kapalı mekânlar (mescitler) yapıldı. İlk minare ve ilk şerefenin de Bilal-i Habeşî’nin ilk ezanı okuduğu set üstü olduğunu söyleyebiliriz. Peki, Müslüman mabedine acaba niçin ‘cami’ denmiş? Çünkü mümin (iman edenler), toplandıkları revak altında imamla karşılıklı tartışır, her dileyen söz isteyerek bir nevi ‘panel’ gerçekleşirdi. Cuma namazı iki rekât kılınır, dindaşlar sulh ve sükûn içinde mabetten dağılırdı. (Günümüz Cuma namazları, politikacıların ve onların gözüne girmeye çalışan bürokratların gösteri alanına dönüşmüş, karşılıklı fikir teatisi yerine imamlar timsah gözyaşları dökerek saf çevrelere ‘one man show’ yapmaya başlamış, Hz. Peygamber dönemindeki 2 rekâtlık namaz da 16 rekâta çıkarılmış bulunmaktadır.)

Neyse, biz yine esas konumuza dönelim. Yeni din, kâh ikna ile kâh ‘gazve’lerle yayılmaya başlamış, artık Mekke’ye dönüş vacip olmuştu. Hicretin 8. yılında, 630’da Mekke’nin fethi ile Kâbe’deki putlar kırılmış, ama Hacer-ül Esved ve Yemenî taşına ilişilmemiştir. Bu sırada Hz. Ömer’in bu taşların da kaldırılması gerektiğini Hz. Peygamber’e söylediği, Hz. Muhammed’in bu öneriyi dikkate almadığı yazılmıştır.

Boşalan Kâbe mekânı, yeni dinin de kutsal mekânı olmaya devam etti. Zaten, Hz. Peygamber daha Medine’de iken namazını her zamanki gibi kutsal kent Kudüs yönüne doğru kılarken, birden Kâbe yönüne dönüş yapmıştı. Bu eylem, Bakara Suresi,139’da ‘Yüzünü Mescid-i Haram’a (Mekke’deki Kâbe’ye) çevir’ mealindeki ayette yer almıştır.

Putperestlik (cahiliye) döneminden beri yapılan Kâbe çevresindeki çevrinme (tavaf) törenleri, hicretin 10. yılında, 632’de yeniden düzenlendi ve İslâm’a uyarlandı. Böylece Kâbe’ye yeni işlev verildi ve ‘Hac’ farizası başlamış oldu.

Bu vesile ile Kâbe ve çevresi (Mescid-i Haram) yeniden düzenlendi. Düzenlemede tarihi olaylar yaşatıldı. Hacer-ül Esvet’in karşısında bulunan ‘Zemzem’ kuyusu kutsal su oldu. Alanda bir metre yüksekliğindeki dairesel duvar (El-Hatim) muhafaza edildi. Yine alanda bir taş vardı ki (sonradan kubbe ile örtüldü) Hz. İbrahim’in inşaatta yorulduğu zaman üzerine oturup soluklandığı taş olarak nitelendi. Sığ bir çukurluğa En-Nican (tekne) dendi ki Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in harç kardığı yer olarak kabul edildi.

Bu dönemden günümüze kalan hiçbir mimarlık eserini sizlere anlatamadığım için üzgünüm. Unutmayalım ki, dünya şaheseri Aya Sofya, bu dönemden bir yüzyıl önce (532-537) inşa edilmişti.

Hz. Muhammed, 632’de sonsuzluğa uçtu. Kendisinden sonraki ‘Halife’ler (Ardıllar), devletin ve dinin mücahitliğini yapmaya devam ettiler. Aralarında iyileri olduğu kadar kötüleri de vardı.

Yılmaz ERGÜVENÇ