e-tarih forum

Tam Versiyon: Ankara Savaşı (1402)
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Sayfa: 1 2
Geçenlerde bir dergide rastgeldiğim Ankara Savaşı ile ilgili bir yazı. Türkçe'ye çevirip blogda yayınladım. Burada da paylaşayım.

Alıntı:[Resim: ankara_savasi-1.jpg]

1402 yılının başlarında, bir zamanların görkemli Bizans İmparatorluğu’nun üç aşamalı surları Osmanlı Türkleri tarafından kuşatma altındaydı. Kuşatmayı yöneten kişi, beş yıl önce Niğbolu Savaşı’nda Macar Sigismund komutasındaki büyük bir haçlı ordusunu mağlup eden ve askeri yeteneğini defalarca kanıtlamış olan Sultan Bayezid idi. Bayezid, neredeyse tüm Balkanlar ve Anadolu’nun hakimi idi ve ordusu güneydoğu Avrupa’nın en güçlü ordusuydu. Tüm Hıristiyanlık kendisinden korkuyordu.

Bir gün Osmanlı ordugahına garip elçiler geldi. Gelenler Timur’un elçileriydi. Sultana, kuşatmayı kaldırmasını ve Bizans’dan aldığı toprakları geri iade etmesini emrettiler. Becerikli ve yaşlı bir fatih olan Timur adına konuşuyorlardı. Timur, Güney Rusya’dan, Kuzey Hindistan’a kadar olan coğrafyada büyük bir imparatorluk kurmuştu. O ve Bayezid birbirine komşu iki devdi ve birbirleri arasında yıllardır süren bir sürtüşme vardı. Mağrur ve aşırı güven sahibi Sultan, elçilerin sözlerini duyunca kendini kaybetmişti. Elçileri hakaretlerle aşağılayarak geri gönderdi. Sonra kuşatmayı kaldırdı ve ordusunu Anadolu’ya sürerek, kendisine emir verme cüretini gösteren bu türediyi bitirmek için harekete geçti.

Ankara’ya vardığında, Anadolu’nun dört bir yanından gelen sipahilerle ordusu kabarmıştı. Aynı zamanda bir düzineden fazla Tatar birliği kendisine katılmıştı. Sultan, ordusunu dinlendirmek ve bir sonraki hamlesini planlamak üzere ağır tahkimatlı Ankara şehri dışında ordugahını kurdu.
Osmanlı keşif birlikleri Timur’un Sivas’ta ordugah kurduğunu, Tokat civarındaki vadi ve boğazlardan geçerek Ankara’ya yürümeyi planladığını bildirdiler. Bayezid’in iki seçeneği vardı; ya Tokat’a doğru yürüyecek ve düşmanın önünü kesecekti, ya da su, yiyecek ve hayvan yeminin bol olduğu Ankara’da bekleyecekti. Bayezid doğuya ilerlemeye karar verdi. Çünkü Ankara civarındaki ekinin hasat mevsimi yaklaşıyordu. Bu ekinlerin düşman eline geçmesini istemiyordu.

Timur, Bayezid’in kararını öğrenince iki avantaj doğduğunu gördü. Kendi ordusu genel itibariyle süvari ağırlıklıydı. Bayezid’in ordusunda ise ağırlık piyadeydi. Timur derhal Sivas’tan ayrıldı ve güneybatıya doğru ilerledi. Kuzeyinde kalan Osmanlı Ordusu’nu geçti ve onların arkasına sarkarak Ankara’yı kuşattı. Sultan’ın bu stratejik merkezi kaybetmek istemeyeceğini biliyordu.
Bayezid hemen ters istikamete döndü. Ordusu Temmuz sıcağında, çorak arazide yapılan cebri yürüyüşlerden perişan olmuş vaziyetteydi. Ankara’ya vardığında, düşman ordusunun, önceden kendi ordusunun terkettiği bölgede ordugah kurduğunu gördü. Kurnaz Timur, bölgedeki tek akarsuyun yatağını saptırmıştı. Osmanlı ordusu bu akarsuya ulaşamıyordu. Ayrıca bölgedeki tek membayı da kirletmişlerdi. Osmanlı Ordusu’nda susuzluktan ölümler yaşanıyordu.
Bayezid’in iki seçeneği vardı. Ya ordusunu gerideki dağlara çekecek ve derlenip, toplancaktı. Ki bu durumda Timur Ankara kalesi düşene kadar kendisini takip edemezdi. Bu durumda Timur ya sıcak altında kuşatmaya devam edecek, ya da Sultan’ı takip edip, onun belirlediği savaş alanında çarpışacaktı. Bayezid’in diğer seçeneği ise hemen saldırmaktı.

Buradaki durumu Niğbolu ile kıyaslamak ilginç olacaktır. Orada 5000 Fransız şövalyesi, güçlerinden ve cesaretlerinden emin şekilde, Macar müttefiklerinin hazırlanmasını beklemeden, aceleyle Türkler’e taarruz etmişlerdi. Bu, tarihte Müslüman bir orduya karşı yapılan son şövalye taarruzuydu. Şövalyeler, Türklerin ilk savunma hattını kolayca dağıttılar, hemen arkalarındaki elit yeniçerileri kuvvetini de yardılar ve onların arkasındaki sipahi atlılarıyla muharbeye tutuşup onları da kısmen bozdular. Tam da tek başlarına koca bir orduyu mağlup ettiklerini düşünürken, kendilerini Bayezid ve ordusunun ana kuvvetiyle karşı karşıya buldular. Şövalyeler kısa sürede kuşatılıp imha edildiler. Bu olay Haçlı Ordusu’nun kaderini tayin etmişti. Mağlubiyetin sebebi mağruriyet ve aşırı güven olmuştu.

Haçlılar’a mağlubiyet getiren bu sebepler, bu sefer Bayezid’in hemen saldırmayı seçmesine sebep olmuştu.

Kuruluş itibariyle farklı olsalar da, iki ordu birbirine denk sayılırdı. İki orduda da bir çok savaş görmüş komutanlar vardı. Bu adamlar cesur, disiplinli, yetenekli ve sadıklardı. İki ordudaki atlı okçular birbirinin aynıydı. Ok, mızrak ve kılıç taşıyorlar, miğfer dışında zırh giymiyorlardı. Hızlı atlara sahiptiler ve usta binicilerdi. Ama Osmanlılar, süvarinin üstünlüğünün yokolmaya başladığını önceden görmüşler ve piyade kuvvetlerine ağırlık vermişlerdi. Piyadenin, süvariye göre iki ana avantajı vardı. Birincisi; atlı okçudan daha uzun bir ok taşıyordu ve ikincisi; uzun oku sayesinde daha uzun bir menzile sahipti. Timur’un ordusundaki bazı atlı okçular Moğollar gibi iki ok birden taşıyorlardı. Ayrıca atlı okçular, yaya olarak hiç bir değere sahip değildiler. Sonuç itibariyle Osmanlı Ordusu savunma yapması gereken bir orduydu ve Bayezid’in bunu bilmesi gerekirdi.

İki taraf arasındaki en büyük fark, liderlerin karakteriydi. Bayezid iktidarını babasından devralmıştı. Şatafatı seviyordu, aşırı güven sahibiydi ve düşmanlarını hor görüyordu. Timur ise, basit bir kabile emirinin oğlu olarak dünyaya gelmiş ve iktidara kendi çabasıyla yükselmişti. Bayezid hiç sıkıntı ve yokluk çekmemişti. Timur ise yokluk ve sıkıntıyla pişmişti. Ayrıca Timur daha çok savaş tecrübesine sahipti. Timur zaferlerini titiz planlamayla, sefer düzeniyle ve gece yarılarına kadar satranç tahtasının başında düşünerek kazanmıştı. Aceleci ve ani saldırılarıyla ün yapan Bayezid’in lakabı “Yıldırım” idi. Timur’un lakabı ise daha dehşet vericiydi; “Yıkım Prensi”.
İki ordu, Ankara’nın kuzeydoğusundaki Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldiler. Timur birliklerini titiz bir planlamayla yerleştirmişti. Sağ yanını Çubuk Nehri’ne vermiş, sol yanını ise hendekler ve siper kazıklarıyla koruma altına almıştı.

Timur, İran ve Maveraünnehir bölgesinden gelen Asyalı bir kuvvete komuta ediyordu. Piyadeleri vardı ama bunlar az sayıdaydı. Ordunun en kuvvetli birliği Semerkant’tan yeni gelen torunu Muhammed komutasındaki takviye kuvvetlerdi. Her birliğin farklı bir sancağı vardı. Ünifromaları, eyerleri, kalkanları ve sadakları sancak rengindeydi. Bu sancaklar kırmızı, sarı, beyaz, pembe ve diğer parlak renklerdeydi. Bazı birliklerinde örme zırh, bazılarında ise göğüs zırhı vardı.

Timur’un ordusunun sağ kanadı oğlu Miranşah komutasındaydı. Öncü birlikler, Ebubekir ve Emir Cihan Şah komutasındaydı. Sol kanat Emir Süleyman Şah komutasındaydı. Torunu ve veliahtı olan Muhammed ise merkezdeydi. Tepesinde altın bir hilal olan at kuyruğundan yapılmış tuğ onun yanındaydı. 40 süvari kıtasından oluşan ihtiyatlar ise bizzat Timur’un komutasındaydı. Timur’a torunları ve emirler eşlik ediyordu.

Bayezid’in ordusunun sağ kanadında, tamamen zırhlı 20000 Sırp süvarisi bulunuyordu. Bu birliğe Bayezid’in kayın biraderi ve yakın dostu olan Sırbistan Despotu Stefan Lazareviç komuta ediyordu. Sağ kanatta ayrıca, tımarlı sipahiler, piyadeler ve bir miktar mancınık vardı. Sol kanat ise Şehzade Süleyman Çelebi komutasındaydı. Bu kanatta da Tımarlı Sipahiler’le desteklenmiş Makedonyalı birlikler, Anadolulu piyade birlikleri ve bir miktar da Türk ve Tatar başıbozuk piyade ve okçuları vardı.

Ordunun merkez birlikleri bizzat Bayezid’in kendisi ve üç oğlu, İsa, Musa ve Mustafa Çelebiler komutasındaydı. Kapıkulu süvarisyle desteklenmiş 5000 kişilik bir yeniçeri birliğinden oluşuyordu. Ordunun süvari ihtiyatı ise Mehmet Çelebi komutasındaydı. Öncü birlik olarak tüm cephe hattına Tatar birlikleri konuşlandırılmıştı. Bu birlikler, tüm ordu mevcudunun %25’inden biraz daha fazlaydı. Bu birliklerin buraya yerleştirilmesi Osmanlı askeri doktrininin bir sonucuydu. Amaç düşmanın önüne en değersiz birlikleri koyup, Osmanlı Ordusu’nun ana kuvveti ile vuruşmadan önce bu birliklerle asker ve enerji harcamasını sağlamaktı. Bayezid aynı usülü Niğbolu’da da uygulamıştı.

Ordu mevcutları arasındaki fark büyüktü. Timur’un 140.000 civarında askeri varken, Bayezid’in ordusu 80.000 civarında idi. Bu sayılarla Ankara Savaşı, Ortaçağ’ın en büyük meydan savaşlarından biridir. Bazı kaynaklar iki ordunun da savaş filleri olduğunu söyler. Timur’un savaş filleri olduğu kesindir ama savaşta çok büyük bir rolleri olmamıştır.

İki ordu da savaşın öncesindeki akşamı ibadete ayırdılar. Ertesi sabah ise çalınan borazanlar, davullar ve büyük ziller savaşın başlangıcını haber veriyordu.

Bayezid hemen saldırıya geçti. Sırp Süvarisi Timur’un sol kanadına saldırmak üzere ileri fırladılar. İlerlemeleri atlı okçular tarafından durduruldu. Bu okçular, Osmanlı mancınıklarının attığı neft yağı ile yakılmış ateş gülleleri ile bombardımana tutuldular. Bunu fırsat bilen zırhlı Sırp süvarisi öncü birliği yardı ve düşmanın ana kuvvetleri üzerine saldırmak üzere ilerlemeye devam ettiler.

Çalan borazanlar Bayezid için ihanetin haberini veriyordu. Öncü kuvvetleri oluşturan Tatarlar sağ ve sol kanatlara doğru çekildiler ve Mehmet Çelebi komutasındaki süvari ihtiyatına ve sol kanadın gerisine saldırmak üzere harekete geçtiler. Sultan ile Tatarlar’ın arası yüksek vergiler ve ordudaki düşük ücretler yüzünden zaten iyi değildi. Ayrıca Timur’un casusları savaştan çok önce Tatarlar’ın arasına sızmışlar, onlara aralarındaki kardeşlik bağını hatırlatmışlar ve Timur’un yağmada Bayezid’den daha cömert olduğunu söylemişlerdi.

Yürekli Sırplar, Timur’un sol kanadını acımasızca geri püskürterek onun samimi takdirini kazanmışlardı. Bu bölgedeki bazı birlikler geri çekilmiş ve kaçmaya başlamışlardı. Kaçan birlikler Srplar tarafından takip edilmeye başlanmıştı. Bu birliklerin pusuya düşürüleceğinden korkan Bayezid daha fazla ilerlememeleri emrini verdi. Timur’un sol kanadındaki durum o kadar kritik hale gelmişti ki, Muhammed ihtiyattaki süvarilerinin bir kısmını oraya yollamıştı.

Bu sırada Timur, Osmanlı sol kanadına hücuma geçmişti. Bu hücuma filler de katılmıştı. Burada cephesinde Timur’un saldırısından bunalan ve gerisinde de ihanet eden Tatarlar ile uğraşan Süleyman Çelebi, savaşın kaybedildiğini düşünerek toplu geri çekilme emrini verdi.

Süleyman Çelebi’nin birliklerinin savaş alanını terkettiğini gören Sırp süvarileri de ümitlerini kaybederek geri çekilmeye başladılar. Osmanlı Ordusu’nun geri çekilmesi adeta bir çığ gibi büyüdü. Kısa sürede, savaş alanında bir tek Sultan Bayezid, ona bağlı yeniçeriler ve Mehmet Çelebi’nin süvari ihtiyatı kalmıştı. Mehmet Çelebi de kısa süre sonra savaş alanını terketti.

Timur’un ordusunun ana kuvvetleri kaçan birlikleri takip ederken, kalan birlikler de Bayezid’in bulunduğu tepeyi kuşattılar. Düşman kuvvetlerinin sayıca üstünlüğüne rağmen yeniçeriler saatlerce direndiler. Bayezid de askerlerinin yanında, elinde savaş baltası ile taarruzları püskürtmek üzere yiğitçe vuruştu. Karanlık çöktüğünde yanında sadece 300 adamı kalmıştı. Çekilmeye karar verdi. Düşman hattını at sırtında geçmeyi başardı ama bu sırada atı okçular tarafından vuruldu. Burada yakalandı ve Timur’un o sırada oğullarıyla satranç oynamakta olduğu çadırına götürüldü. Devler savaşa tutuşmuştu ve “Yıkımın Prensi” bu savaştan galip çıkmıştı.

Strategy and Tactics Magazine, Sayı: 197, Sayfa:13-14

Resimin kaynağı: http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/pla...vasi-1.jpg

http://koltukgenerali.blogspot.com/2008/...-1402.html

Ortaçağ'ın en büyük savaşlarından, Türk tarihinin ise en önemli savaşlarından olmasına rağmen özellikle askeri tarih babında pek önemsenmeyen bu savaşın öncesi ve sonrası hakkında bildiklerinizi paylaşırsanız sevinirim.

Saygılar

Chinggis

Abi gerçekten bir cevhersin . Çok teşekkür ediyorum sana şahsım adına , Allah razı olsun .
Savaşlara bu açıdan bakan yazıları dilimizde pek bulamıyoruz , sen sağol ki çevirip bizlere kazandırıyorsun .
Tekrardan çok teşekkürler .
Timurun ve Yıldırımn karşılıklı mektupları var bende akşam yükleyeyim.
Çok makbule geçer,teşekkür ederim şimdiden. Kutup Yıldızı elinize, yüreğinize sağlık o kadar uğraşmışsınız, değerli bir çalışma olmuş.
Metnin orjinalini veya bir kaçını dijital ortamda bulmamız mümkün olur mu acaba?
veya bildiginiz denk olabilecek kaynaklar varsa yazabilir misiniz?
Çok hoş bir yazı.. Bayezid' in 80.000 askerle saldırmasının sebebini anlamış değilim. Neye dayanarak yaptı bunu ? Belki de küfürlü mektuplardan hırslanmıştır. Ama savaşta duygularına yenik düşmemek de gerekir. Paylaşım için teşekkürler.
saltanat demiş kiMetnin orjinalini veya bir kaçını dijital ortamda bulmamız mümkün olur mu acaba?
veya bildiginiz denk olabilecek kaynaklar varsa yazabilir misiniz?

Maalesef tarayıcım olmadığı için dergiyi taratamıyorum. Konuyla ilgili internette sınırlı sayıda yazılı Türkçe materyal var ama bu yazıların da her hangi bir referansı ve kaynağı olmadığı için çok elle tutulur bilgiler değil. Yabancı kaynaklar ise neredeyse yok veya bir kaç cümleden ibaret. Dediğim gibi Ortaçağ'ın en büyük meydan savaşlarından biri olmasına rağmen pek ilgi görmüyor. Tabi bunda kabahat en başta bizim tarihçilerimizin. Konuyla ilgili Genelkurmay ATASE Başkanlığı dışında askeri tarih babında yazılmış başka kaynak yok.

Alıntı:Bayezid' in 80.000 askerle saldırmasının sebebini anlamış değilim. Neye dayanarak yaptı bunu ?

Yazıda, Bayezid'in bunu yapmasını aşırı güvenine ve mağrur olmasına bağlamış.

Çepni hocam mektupları merakla bekliyorum.

Saygılar
Alıntı:Maalesef tarayıcım olmadığı için dergiyi taratamıyorum. Konuyla ilgili internette sınırlı sayıda yazılı Türkçe materyal var ama bu yazıların da her hangi bir referansı ve kaynağı olmadığı için çok elle tutulur bilgiler değil. Yabancı kaynaklar ise neredeyse yok veya bir kaç cümleden ibaret. Dediğim gibi Ortaçağ'ın en büyük meydan savaşlarından biri olmasına rağmen pek ilgi görmüyor. Tabi bunda kabahat en başta bizim tarihçilerimizin. Konuyla ilgili Genelkurmay ATASE Başkanlığı dışında askeri tarih babında yazılmış başka kaynak yok.

Gerekirse biz yazarız bu sitede öyle değil mi ? Bir ilke de imza atarız diye düşünüyorum ..
Biraz Geç oldu ama kusura bakmayın.

MEKTUPLARIN ÖZET İÇERİĞİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ
I. Mektup ve Cevabında

Timur;Yıldırım Bayezid’e yazdığı birinci mektubunda özetle; “...Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı olan Ahmed Celâyir’in, Osmanlı idaresine sığınma taleplerini kabul etmemesini, bu iki kişiyi yakalayıp aileleri ile birlikte ya kendisine teslim edilmesini, veya öldürülmelerini, ya da ülke sınırları dışına çıkarılmaları...”21 gibi alternatif tekliflerini iletmiştir.

Yıldırım Bayezid; Timur’un bu gibi isteklerini emr-i vâki saymış, muhtemelen kendisine iltica edenlerin kışkırtmaları ve onun daha önceki Sivas kuşatması da dahil, Osmanlıya karşı beslediği istilâ planları sebebiyle çok sert ve hakaret edici cevabî mektubunda ; “...Ey ihtiyar köpek, tekfurdan daha şiddetli kâfirsin. Mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin. Osmanlı sultanlarını, Acem padişahlarına benzetme. Osmanlı askerleri de, Ne Kıpçak ülkesi Tatarı gibi sıradan insanlar, ne de Hint toplulukları gibi başı boş, sere serpe avare kalabalıklar değildirler. Osmanlı askerleri, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen, Osmanlı askerlerini Şam ve Haleb (Memlûk) askerlerine de benzetmeyesin...” şeklinde ifadeler kullanmıştır.
Yukarıda mektup içerisinde anılan tüm bu ülkeler, Timur’a mağlup olmuş yerler olduğu için, Yıldırım Bayezid buraları kötü birer örnek olarak Timur’a göstermek istemiştir. Ayrıca Yıldırım’ın mektubunda adları geçen İslam ülkelerinde Timur’un, çok sayıda Müslümanı öldürdüğü ve şehirlerini harab ettiği kaydedilmektedir ki, bu durumu Timur da söylemekte bir beis görmemiştir. Böylesine bir âkibete uğramak istemeyen Yıldırım Bayeazid, işi savaş yoluyla bitirmek istemiş olacak ki ona yazdığı cevabında; “...bu mektup eline geçtikten sonra savaş meydanına her kim ki gelmeyip kaçarsa, onun eşi üç talakla kendisinden boş olsun...” diyerek, Timur’u savaş meydanına davet etmiş, gözdağı vermiştir.

II. Mektup ve Cevabında
Karşılıklı yazılan bu sert ve aşağılayıcı ilk mektuplardan sonra, taraflar daha temkinli olmayı yeğlemiş olmalı ki daha sonra yazacakları mektuplarda üslûplarını yumuşatmayı tercih ettiklerini görüyoruz. Şöyle ki;

Timur; “...Sen kendini Allah yolunda cihad eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kâfir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymışsın. Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım. Bu cihatlar sonunda kaleler ve ülkeler feth ederek, beldeleri kurtarmakla meşgulüm. Kaldı ki bu halim, dünden daha açık ve kesindir. Bu mücadeleler esnasında, çok sayıda kişi bize itaat etmiş ve yolumuzda canlarını feda etmiştir. Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım. Bu güne kadar hangi tarafa gittiysem, kısa sürede orayı ele geçirdim. Sivas’ı da kısa zamanda elde ettim. Sen Malatya’yı muhasara ettin, dört ay elde edemedin ve geri dönmek zorunda kaldın. Sinop Kale’sini ne zamandan beridir elde edemedin. Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme. Kaldı ki Sivas’ta ele geçirdiğim adamlarınızdan durumunu anlamış haldeyim. Dolayısıyla pek çok Müslümanı rencide etmek, han ve mallarını harab etmek uygun görülmemiştir. Bu sebeptendir ki, güzel cevap vermeyi yüksek bir iş olarak bil, ülkeni harap etmekten kurtarmış olursun. Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece Frenk kâfirine fırsat vermemiş olur, biz de, Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir.
Bizi ve askerimizi kâfir, dinsiz, sapık itikatlı mezhep sahibi ve çirkin âdetleri bulunmakla itham etme. Bizim askerimiz babadan ataya Müslüman ve Müslüman çocuklarıdır. Niçin hidâyete layık olmasınlar? Kaldı ki, Osmanlı’nın askerleri çoğunlukla kâfirlerden devşirme olduğu açıktır.
Davamız cihangirlik olup, saltanatımız adına hutbeler okunmaktadır, sikkeler basılıdır. Müslümanların ûlü’l-emri olduğumuzda şüphe yoktur. Bizim soyumuz, İlhân-ı Âlişân’a ulaşmaktadır. Eğer samimi selâmınızla beraber iyi ifadeler içeren mektubunuz gelirse, her iki taraf arasında yumuşama ve sevgi peyda olur. Aksi halde kılıç ortaya çıkınca, kaleme yer kalmaz ve’s-selâm...”
ifadelerini içeren ikinci mektubunu Yıldırım Bayezid’e göndermiştir.

Yıldırım Bayezid; “...Zamanın cihan sultanı olan Timur-i Köregen22, Sivas’a gelip yerleşmeyi, bizim Tebrîz’e yöneldiğimize benzeterek tuhaf kıyaslamada bulunmuşsun. Kaldı ki biz, Kefe’den Şirvan’a varıp, o ülkeye asker çıkarsak, kim mani olabilir?
Kıpçak halkı sizden bıkıp usandığı için bizimle beraber olmayı tercih etmektedir. Malatya ve Sinop hususundaki iddianız da doğru değildir. Bazı sebeplerden dolayı muhasaradan vazgeçilmiştir. Yoksa bizim askerimizin azlığı veya sizin askerinizin çokluğundan dolayı olmamıştır. Kastamonu ve Karaman hakimlerinin inatları ve o sırada fırsat bulup, bazı vilâyetlerimize saldırmaları, bizim Malatya ve Sinop’taki muhasarayı kaldırmamızı zaruri kılmıştır...”
dedikten sonra mektubuna devamla; “...İyi bil ki, atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülâgû Tatar’ından onbin Tatar’a vurup, Alâeddin Keykubât’a , galip gelenleri mağlup etmiştir. Bundan sonra devlet idâre etmeşerefine nâil olmuş, hil‘at kendisine verilerek, Allâh’ın lutfu ile Âl-i Selçûk’un yerine idareyi elde tutması isyân ve baş kaldırma ile olmamıştır. Osman Bey’in ilk culûsundan itibaren, dört tarafında bulunan kâfirlerle gece-gündüz iki yüzbinden fazla askeriyle cihat etmiştir. Bu saltanat yıldızımız bugün dördüncü tabakaya erişmiş ve şimdiye kadar fethettiğimiz kale ve kasabaların sayısı geçmiş sultanların hayalinden geçmesi dahi mümkün olmamıştır...” sözleriyle Osmanlı saltanatının tarihî seyrini açıkladıktan sonra, Osmanlının iktidar amacını şu ifadelerle duyurmaya çalışmıştır;“...Bizim nazarımızda; dünya ve içindekilerin kıymeti, Allah yolunda cihat etmenin yanında saman çöpü kadar değeri yoktur. Osmanlı askerine Abdullâh oğlu demekten fazlasıyla zevk duyarız. Çünkü bütün sahâbe-i kirâmın ataları kâfir iken, kendileri müslüman oldular. Böyle müslüman olanlar, insafı olmayan müslüman-zâdelerden çok çok üstündürler...” şeklinde dinî kanaatini ifade etmiştir. Timur’un istila ettiği İslam ülkelerinde yaptıklarını tasvip etmeyerek; “...Siz Sivas’ı harap idüp, ehl-i İslâm’ın ırzını pâyimâl etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyorsunuz.Arapça ve Farsça gelen mektuplarınızda sertlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu. Âl-i Osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektuplarımız akıllı devlet erkânımızla yapılan istişâreler sonrası yazılmıştır...” tepkisini göstermiştir.

Görüldüğü gibi Yıldırım Bayezid, Timur’dan gelen ikinci mektuba, iltifat gösteren diplomatik bir üslûpla cevap vermiştir. Timur’un İslâm âleminin liderliğini temsil edemeyeceğini belirtirken, Osmanlı Sultanları, liyâkat ve meşru yollarla iktidarı elinde bulundurdukları ve tek gayeleri, Allâh yolunda cihat etmek olduğu, mal ve arazi elde etmek gibi dünyevî emeller peşinde koşmak olmadığını özellikle belirtmiştir. Ayrıca Osmanlı ordusu, fethettiği ülkelerde Timur’un yaptığı gibi yıkıp yakarak harap etmediklerini de söyleyerek onu, Osmanlı idaresi altındaki yerlere saldırıda bulunma düşüncesinden vaz geçirmeye çalışmıştır.

Timur’a yazılan ilk cevap niteliğindeki mektupta, Yıldırım Bayezid’in ağır ifadeler kullanmaya, onun ilk mektubundaki sert ve kaba sözlerinin yol açtığını izah ederken, ikinci cevap niteliğindeki mektupta Yıldırım Bayezid yumuşak bir ifade ile meseleyi hal etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Çünkü Timur, Anadolu’ya bu seferden önce geldiğinde verdiği zararı Yıldırım Bayezid çok iyi bilmektedir. Timur’u engellemek için onun psikolojisini bozmak ve vazgeçirmek niyetinde olduğu açıktır. Ancak, Bayezid’in yazdığı ağır ifadeler, ona karşı duyduğu öfkenin mektuba yansımasıdır. Zira, Sivas’ın ilk defa Timur tarafından tahrip edilmesi ve Yıldırım Bayezid’in oğlu Ertuğrul’un öldürülmesi sonrasında, Bayezid’in “Çal çoban çal, Ertuğrul gibi oğlun mu öldü, Sivas gibi kalen mi yıkıldı.” 23 dizelerini söylemiş olması, onu ne derece üzdüğünü göstermektedir.

III. Mektup ve Cevabında
Yıldırım Bayezid’den alınan ikinci cevabın ardında;
Timur; “...Sungur Çavuş ve Hacı Bayezid ile gönderdiğimiz haberler doğrudur. Sizin küffârla savaştığınızı biliyoruz. Bu tarafta Gürcü kâfirlerle biz savaşıyoruz. Hem siz hem de bizler bu konuda mutluyuz. Bu durumun sayısız faydaları her iki tarafa olmaktadır.Yazdıklarımızda zerre kadar şaibe ve şüphe olamaz. Antlaşma kararı olursa, Mısır’la aramızda olanlardan ıslâh edici olunması isteğiniz uygun görülmemiştir. Çünkü ölen eski Mısır Vâlisi, elçilerimizden Irak ve Acem’in büyük saygı duyduğu Bahaddin Savcı’yı haksız yere öldürdü. Yine uzun süredir hapsettiği Gönültaş’ı serbest bırakması için elçi gönderdiğim halde isteğimi yerine getirmedi ve o günahsızı hiç endişe duymadan katletti. Biz Şam ve Haleb’e geldiğimizde, Mısır’da Hacı adındaki elçileri gelip haps olunan Otlamış’ı Haleb’e gönderelim dediler. Fakat bu sözün de aksini yaptılar..." Timur, Osmanlı sultanının Memlüklerle irtibat kurmasına, bağları kuvvetlendirmesine vesile olacak faaliyetlerden rahatsız olduğunu ve Yıldırım Bayezid’in muhtemelen elçileri vasıtasıyla sözlü olarak Mısır Valisi olan kişi hakkında akrabalık ve kutsal mekanlara idarecilik yapmış olması, Timur ile Yıldırım Bayezid arasında arabuluculukta bulunmasına itiraz edip, rıza göstermeyerek; “...Senin, şimdi Mısır Vâlisi olan kimseye oğlumuzdur demeni uygun görmedik. Onu Sultânu’l-Harameyn elkâbıyla anmanız doğru olmaz. Belki Mücâvirü’l-Harameyn demeye lâyık değillerdir...” tepkisini bildirmiştir. Ancak Yıldırım Bayezid’in göndermiş olduğu önceki mektubu incelendiğinde Memlük Sultanı için yukarıdaki ifadeleri kullanmadığını görüyoruz. Acaba Karaman Beyliğine ait bazı kimselerin Osmanlı elçilerini ele geçirip, gönderilen mektuptaki ifadeleri değiştirdiklerine dair Bayezid’in kast ettiği hadise bu sırada olmuş olabilir mi, sorusu akla gelebilir.

Timur mektubuna devamla; “...Bize dost olmayanı, kendinize yakın ve sevdiklerinize dahil etmeyiniz. Saltanat işleri nezâkete bağlıdır. Dikkat edilecek yönleri çoktur...” 24 şeklinde tavsiye ve isteklerini dile getirmiş, “...Ahmed Celâyir şimdi Bağdat yakınlarına gelmiş, biz de oraya asker göndermişiz. Tekrar size taraf kaçar gelirse sahip çıkmayıp, bilâkis yakalayıp bize teslim etmeniz sizden isteğimizdir. Erzincan’a varıp, yerleri tahrip için şimdilik serhadda durularak elçilerinizin gelmesini beklemekteyiz...” şeklinde düşüncelerini Yıldırım Bayezid’e iletmiştir

Yıldırım Bayezid; Timur’un mektuplarında yer alan isteklerini kabul etmeyerek, onu kendi atası olan Hülâgu’nun sergilediği tutuma davet etmiş, Osmanlı ülkesine sığınan Bağdat Sultanı Ahmet Celâyir ile Kara Yusuf’u teslim alma arzusundan vazgeçmesi için; “...Mısır hakimi ile aranızda geçen olaylardan dolayı bizim niyyetimizi doğru anlamamışsınız. Biz arzu etsek Mısır’ı feth etmeye her zaman kadiriz. Ahmet Celâyir tekrar geri Osmanlı topraklarına gelirse, Kara Yusuf ile birlikte ikisini size teslim etmemi istemişsiniz. Biliyorsunuz ki Hûlâgu Dârü’s-Selâm’ı alıp İran’ın çoğunu eline geçirdiği sırada, halifenin amcası çocuklarından bir iki kişi Mısır’a Kâhire Vâlisi Baybars’a sığındılar ve onun himayesine girdiler. Hülâgu’nun Bağdat Vâlisi olan Karaboğa Noyan, Baybars’la cenk ettiler. Halifenin amcasını Mısır askeri sanıp, orada şehit ettiler. Kaçanlar şimdiye kadar Kâhire’de kaldı ve Hülâgû Han onları geri istemedi ve takip de etmedi. Şimdi bu dostunuz feleğin tokadını yemiş bir iki kişiyi himaye etmekle hatırınızı kıracak bir durum olamaz. Zira Hülâgû böylesine cüz’i şeylerden vaz geçmiştir. Muradımız Sivas ve çevresinden elinizi çekmenizdir. Bunu yerine getirmeniz güzel bir işaretinizin gereği olduğu anlaşılacaktır. Ancak her hâlde Allah’ın takdirinden kaçılmaz ve bizim kimseden korkumuz yoktur...” şeklindeki düşüncelerini bildirmiştir

Timur, Yıldırım Bayezid ile savaşa girmenin riskli olabileceği husussunda tereddüte düşmüş, elçiler vasıtasıyla savaş yapmadan amacına ulaşma yoluna gitmiştir. Diğer taraftan Yıldırım Bayezid, onun isteklerini yerine getirmekle, otoritesinin sarsılacağı, tarafında yer alan kimselerin Osmanlı idaresine güvenlerinin kalmayacağı ve Osmanlı geleneğine ters düşen “Kendisine sığınankimseyi düşmanına teslim etmek” durumda olmak ismediği için Timur’a olumlu cevap vermediği anlaşılıyor.

IV. Mektup ve Cevabında

Karşılıklı yazılan mektupların en sonuncusunda Timur’un, Osmanlı idaresinden birkaç kale ve şehrin kendisine teslim edilmesi gibi kabulü mümkün olmayacak yeni şartları da ilave ederek, savaş niyetini daha açıkça belirtiği görülmektedir. Hatta mektuplarda geçmeyen, ancak bazı tarih araştırmalarında rastladığımız “Timur, Yıldırım Bayezid’den oğullarından birini kendisine rehin bırakması” isteğinde de bulunduğunu kaydetmişlerdir.

Timur; “...Şimdiye kadar sulh için çalıştım ve nihayet Sivas’a gelmem söz konusu oldu. Kâfire fırsat vermemek, İslam diyarlarını harap etmekten endişe edip, Şam tarafına giderek Mısır azizinden intikamımızı aldık. Sizin hasta olduğunuz hususu ağızlarda dolaşırken, biz bunu fırsat bilip dikkate almadık. Ancak siz fırsat bulunca bize bağlı olan Erzincan’a gelip valimizi rencide ettiniz. Adamımız olan Taharten(Muttaharten) sulhu sağlamak için sizin pişman olduğunuzu bize yazmıştır. Biz de güvendik ve sulh için antlaşmaya varılacağı umuduyla birkaç kez mektuplar gönderdik. Ama siz gittikçe artan bir katı tutum içerisinde oldunuz. Tâ ki biz ve askerimiz için kâfir ve kâfirden daha eşed kâfirlerdir demeniz sözü her yerde söylenir olmaya başladı. Elçileriniz olan Sungur ve Ahmed adamlarınız uzun süredir yanımızdadırlar. İslamlığımızı ve inancımızı biliyorlar. Hedefimiz Kefe ve Kırım yönüne iken, Şirvan’dan geri dönüp tekrar Erzincan’dan o tarafa varmak icap etti. Semerkand’da bulunan oğlum Muîneddin Muhammed Sultan Bahadır da askeri ile birlikte bana katılacaktır. İsteğimiz Erzincan’a varmadan ve askerimiz şehirlerinize girmeden önce Sivas, Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemâh’ın bize bırakıldığını sağlam bir ahit-nâme ile bildirmenizdir. Sulha muhalif değilim ve bağlıyım. Bu sulhun bir sûretini Mekke-i Mükerreme’de Bâbü’l-Harâm’da kapalı muhafaza olunsun ki, kimin bu sulha uyup uymadığı ortaya çıksın. Bu mektup Sungur, Ahmed ve Hacı Bayezid ile gönderildi.”


Yıldırım Bayezid; savaşın olmaması için Timur’u ikna edebilecek bazı durumları açıklamayı uygun görmüş, antlaşmaya razı olduğu, belki de bazı ön şartlarını kabul edebileceği intibaını vermek isteyerek; “...Timûr-i köregen hazretleri, ilgi uyandıran antlaşmaya dair mektubunuz, ben Sivas’a geldikten sonra ulaştı. Ben bu sırada antlaşma hazırlığı içerisinde bulunuyordum ki; Nâgâh(vakitsiz saatte) sulha muhalif bir başka mektup Karaman fesatları elinden orduyu humâyûnumuza erişti ve antlaşmanın gecikmesine sebep oldu. Devlet erkânımızdan akıllı kişiler bu durumu şöyle değerlendirdiler. İkinci mektup ilk karışık dönem sürecinde yazılarak elçi ile gönderildi

Karaman topluluğu ki eskiden beri ocağımızın düşmanı olmuşlardır, bunlar elçimizi öldürüp, fitne iyice ayyuka çıkıncaya kadar mektubu sakladılar. Musâlaha olacağı ihtimâlini görünce, bu kez bazı rezilleri üzerimize gönderip bizi şüpheye düşürmüşlerdir. Rezillerin eline düşen mektubun gecikmesinin sebebi dahi biz olmadığımız hususu malumunuzdur. Bu durumu yaltaklanma olarak görürseniz hayır, asla düşmandan yüz çevirmek âdetimizden değildir. Sulh ve cengin cezası ve mükâfatı buna sebep olan tarafa aittir. Eğer bir kimse fitneye sebep olursa, Allah’u Teâlâ onun cezasını versin...”














18 Hoca Sadeddin Efendi, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultâniye, vrk. 103-117
19 Hoca Sadeddin Efendi, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultaniye, vrk. 114b ; Fuat Köprülü, “Yıldırım Bayezid’in İntiharı Meselesi” , Belleten, S. VII/1 , Ankara, 1943, s. 591-599
20 Mükremin Halil Yinanç, “Bayezid I.” , İA, C. 2, Eskişehir, 1997, s. 388
21 Mükremin Halil Yinanç, “Bayezid I.”, İA, C. 2, s. 38022 Aslı 22 Moğolca olan bu kelime“damat” anlamına gelmektedir. Timur’un kendisi han soyundan gelmediği için, Kazan Han’ının kızı ile evlenerek “Köregen” lakabını almıştır. Bunun içindir ki, tarihî kaynaklar onu “Emîr Timur” şeklinde zikretmektedirler.
23 Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, s. 127
24 Bkz. Timur’un üçünçü mektubu, Hoca Sadeddin Efendi, Münşeât ve Mükâtabât-ı Sultaniye, vrk. 112a



Dr. Abdurrahman Daş, Fırat Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi



Makalenin Tamamı ektedir.[/align]
Çok teşekkürler Çepni Hocam.

İlk mektupların üslubuyla, sonrakiler arasında dağlar kadar fark var.

Tam bir sinir harbi.
Birde iddiaya ghöre arada değiştirlen ve kaybolan mektuplar var. Onlarda ortaya çıksa olayın komplo boyutuda ortaya çıkar
Sayfa: 1 2
Referans URL