e-tarih forum

Tam Versiyon: Korkunç Sanayileşme Hamlesi ve... 1900’lerin Dünyası
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Günümüzden 110 yıl öncesine gidelim. Şöyle bir gezinelim dedim. 1900 yılının dünyasına... Bugün artık hiçbir fânînin hatırlaması, yaşaması mümkün olmayan bir zaman dilimine... Günümüzle mukayesesi bakımından ilgi çeker ümidiyle, 1900’den birkaç çizgi sunmaya başlıyorum:
1900 yılı, 20. asrın (yüzyılın) başlangıcı olarak hemen bütün dünyada âlây-ı vâlâ ile, muhteşem şenliklerle, gurur ve iftiharla karşılanmıştı. Aslında takvim bakımından 20. yüzyıl 1900’de değil 1 Ocak 1901’de başlar ama, aldıran kim? Yüzyıldır kullanılan 8 rakamı 9 ile başlıyor ya, ona bakılıyor. Bu derece sevince, övünce sebep ne? buyurursanız, insanlık sona eren 19. asırla çok övünüyordu diyebilirim. Gerçekten insanlığın büyük ve uzun asrıdır. İnsan ırkı olarak en büyük merhaleleri, dönemeçleri, bu yüzyılda gerçekleştirmiştik. Tarihçiler 1789’dan 1918’e uzanan 129 yılı gerçek 19. Asır olarak algılarlar. 1789’da Yeni Dünya oluşmaya başlamıştı. 1918’de o dünya bile sona erdi, günümüzün dünyasını yaşamaya başladık.
1900’de radyo, televizyon, uçak, tank, faks olmayan bir dünyaya adım atıldı. Ama telefon, telgraf, fotoğraf, tren mevcuttu. Hatta elektrik ampulü ve röntgen henüz keşfedilmişti. Sinema -sessiz de olsa- başlamıştı. Otomobil denen acayip araç şu veya bu ülkede hayretle seyrediliyordu. Telgraf çoktan 40 yılını doldurmuştu. Daktilo (yazı makinesi) kullanılıyordu. Modern cerrahi oluşmuştu.
Şehirler havagazı ile aydınlatılıyordu. Elektrikle aydınlatma da birkaç şehirde başlamıştı. Büyük Avrupa ve Kuzey Amerika şehirlerinde metro yapılmıştı. İstanbul’da bile 30 yıldan beri kısa bir metro hattı vardı, İstanbullular nedense metro değil tünel diyorlardı. Câdde-i Kebîr (Büyük Cadde) denen bugünkü İstiklâl Caddesi’nin ucundaki semte de Tünel adı verilmişti. İstanbullular, Karaköy’den Kuledibi’ne çıkmak için en dik yokuşu tırmanmak külfetinden kurtulmuşlardı.
Maden kömürü ve petrol başlıca enerji kaynakları idi. Petrolün önemi gittikçe artıyor, stratejik çizgiye yaklaşıyordu. Havagazı, kömürden elde ediliyordu. Ampulü bulan Amerikalı bilim adamı Edison, sesi kaydetmeyi de başarmıştı. Kovan denen plakları çalan gramofon yapılmıştı.
Yelkenli gemi tarihe karışmak üzere idi. Kömürle işleyen, demir tekneli, gittikçe tonajları artan gemiler denizleri daha sür’atle aşıyordu. Denizaltı vardı. Osmanlı donanmasında bile iki adet mevcuttu. Fakat daha bir savaşta nasıl kullanılacağı tecrübe edilmemişti (bu tecrübe 1914 sonunda başladı).
1900’ÜN DEVLETLERİ
1900 yılı başında dünya nüfusu 1.491.000.000 olarak hesaplanmıştı. Bugünkünden 4.5 defa daha az. Yeryüzünde sadece 52 bağımsız devlet mevcuttu (2010 bağımsız devlet sayısı 198). 9 devlet resmen büyük devlet sayılıyordu (Fr. grande puissance, İng. great power, Osm. (çoğul hâlinde) düvel-i muazzama). Bugünün okuyucusu büyük devlet nasıl olur tasavvur edebilir ama, bunun nasıl resmîleştiğini kavraması zordur, şöyle:
1856 Paris Andlaşması 7 Avrupa devletini “büyük devlet” kabûl ve ilân etti (o tarihteki devletlerin önem sırasıyla: İngiltere, Fransa, Rusya, Türkiye, Avusturya (Macaristan), Prusya (1871’de Almanya adını aldı) ve Sardunya (1861’de İtalya adını aldı). 1890’lı yıllarda bu 7 devlet “lütfen” Avrupa dışında 2 devleti de büyük devlet statüsüne kabûl buyurdular: Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya’yı. Bunlar dışında Çin ve İspanya gibi önemli devletler bu statüye kabûl edilmedi. Avrupa’da “Türkiye” denen, bizde resmî adı “Devlet-i Aliyye” olan Osmanlı, arasının açık olmadığı dönemlerde İran’a büyük devlet statüsü uygulamıştır. (Devlet-i Aliyye’deki Aliyye’yi sehven Âliye şeklinde yazıyorlar ki çok yanlıştır, iki ayrı kelimedir).
Statü şu idi: Yalnız bu 9 devlet birbirlerine büyükelçi atıyorlardı. Büyük devletler bu 9 devlet dışındaki bütün devletlere ve dışarıda kalan istisnasız bütün devletler birbirlerine “orta elçi” atıyorlardı. Zaten büyükelçinin Frenkçe’si “ambasadör” ve orta elçininki “ministr” olup apayrı kelimelerdir, Türkçe’deki gibi aynı “elçi” kelimesi kullanılmaz. Protokolde ve resmî törenlerde önce büyükelçiler atama tarihine, sonra orta elçiler gene atama tarihlerine göre protokole girdikleri için, ayırımın dehşetini artık tasavvur buyurun. Tam manasıyla bir büyük devletler/düvel-i muazzama dünyası idi. 1945’ten sonra az zamanda orta elçi statüsü birer ikişer, hepsi büyükelçiye çevrilerek ortadan kalktı. Artık yeryüzünde makam olarak hiçbir orta elçi yoktur, rütbe şeklinde olabilir. Artık Maldiv Cumhuriyeti ile ABD birbirlerine “büyükelçi” gönderiyorlar.
Bir sömürgeler dünyası idi. 4 bağımsız Müslüman devlet Türkiye, İran, Afganistan ve Fas’tan ibaretti ki birkaç yıl sonra Fas da bağımsızlığını yitirdi. Bir monarşiler dünyası idi. Büyük devletlerden yalnız Fransa (1871’den itibaren) ve ABD cumhuriyetti. Bugünkü anlamda demokrasi, bu rejimin öncüleri İngiltere ile ABD’de bile yoktu. Kadın ve seçim hakları çok sınırlı idi. Asya’da 5 bağımsız devlet kalmıştı (Çin, Japonya, Tayland, İran, Afganistan) (Osmanlı, resmen Avrupa devletleri arasında idi). Afrika’da keza 5 devlet: Etiyopya, Liberya, Fas, Transaval ve Oranj ki son üçü birkaç yıl sonra bağımsızlıklarını kaybetti.
Korkunç sanayileşme hamlesi, büyük kentler oluşturmuştu. 288 şehrin nüfusu 100.000’i geçmişti. Bunlardan 17’sinin nüfusu milyonun üzerinde, 30’u yarımla bir milyon arasında idi. 2 milyon üzerinde sadece 4 şehir vardı: Londra 6.1, New York 4.5, Paris 4.1, Berlin 2.4 milyon...
Paris, Viyana, İstanbul, Londra, Petersburg gibi imparatorluk taht şehirlerinde, çok rafine hâle gelmiş, fevkalâde incelmiş, yüksek estetik çizgiye erişmiş, insanlar yaşıyordu. Soylu, burjuva, hattâ işçi, hizmetkâr, olağanüstü bir terbiye ve konuşma âdâbı içindeydiler. Büyük şehirlerde okuma yazma bilmeyenlerin oranı tek hâneli rakamlara düşmüştü. Her dilden yayınlanan gazeteler, dergiler, kitaplar, gittikçe, sürekli yükselen tirajlar alıyordu.
Avrupa, zenginliğinin doruğunda idi. Dünyaya hükmediyordu. Haddeden geçmiş bir medeniyetin üst çizgisine ulaşmakla mağrurdu. Osmanlı Türkiyesi’ni de anaforun içine çekerek, toplu bir intihara mahşerin dört atlısının meş’um hızıyla öylesine gidiyordu ki, yeni açılan asrın ilk 15 yılının mutluluk atmosferi içinde, diyebilirim ki, fark edilmedi bile... Saraybosna’da bir tabanca patladı, perde indi, karanlık başladı...
.....
Geçen haftaki cumartesi sohbetimde eski İstanbul nüfusunun (üçte biri gayri müslim) yerine (üçte ikisi) çıktı. Özür dileyerek düzeltiyorum.

Yılmaz Öztuna

http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=429086
Referans URL