makaleler

Ana Sayfa
Biyografiler Tarih Sözlüğü Haberler Makaleler Görüş ve Önerileriniz Kütüphane Linkler Arama Kaynakça

Silahlar Sorularla Osmanlı Tarihi Eserler Tablolar Osmanlıca Sözlük
Türklerle dost ol ama düşman olma.   Gianni de Michelis

  Makaleler  
En son eklenen 10 Makale


Kıbrıs'ta ele geçen İncil'e ne oldu ?


İngilizce nasıl dünya dili oldu ? -2


İngilizce nasıl dünya dili oldu ?


Dünya dili İngiizce nasıl doğdu ?


TEK RAKİBİ HAVA YOLLARI BURT MUNRO


Kalem, kelam ve kılıç imparatoru


Tarihin akışı değiştirilebilir mi?


Oturulabilir şehir Ve Türk Vakıf Sistemi


FARABİ ÜNİVERSİTESİ ŞARKİYAT FAKÜLTESİ DOĞU TOPLUMLARINDA GEÇİŞ DÖNEMLERİNDE KÜLTÜREL VE TARİHİ SÜREÇLER MİLLETLER ARASI KONFERANSI


YAKIN DÖNEM TARİHİ METODOLOJİSİ


Toplam Makale Sayısı 2032
 
Ben de Makale Eklemek İstiyorum
E-Tarih.org
farkedermi@Web


 
Osmanlı Devletinin Anayasa Düzeni ve Azınlıklara Tanınan Haklar
Konuyu Tanzimat'tan önce ve sonra diye ikiye ayırarak ana hatlarıyla özetlemek istiyoruz:
A) Tanzimat'tan önceki dönemde Osmanlı Devleti de bir İslâm Devleti'dir ve her konuda olduğu gibi anayasa ve idare hukuku alanında da İslâm hukukunun hükümlerini esas almıştır. Tanzimat dönemine kadar günümüzdeki anlamıyla devletin temel fonksiyonlarını tanzim eden şekli bir anayasası yoktur. Ancak her hukuki düzenlemede, her çeşit idari tasarrufda ve bütün yargı görevlerinde, gözönünde bulundurulması gereken iki önemli hukuki hükümler mecmuâsı vardır:
Şer'i şerif ve kanun-ı münif. Şer'-i şerif, İslâm hukukunun asıl kaynaklarıyla sabit olan ve fıkıh kitaplarında ifadesini bulan şer'î hükümler demektir. Bütün Osmanlı kanunnâmeleri, ittifakla her çeşit idari tasarruf ve hükmün şer'-i şerife uygun olmasını şart koşmaktadırlar. Kanun-ı münif ise, İslâm hukukunun ulülemre tanıdığı sınırlı yasama yetkisi sonucu Osmanlı hukukunda bazı hukuk dallarında bir çeşit anayasa mesabesinde kabul edilen Osmanlı Kanunnâmesi'dir. Osmanlı Devleti, şer'î hükümlerin tanzim ettiği alanlarda şer'-ı şerifi; İdarî alanda teşkilât kanunlarını, örfî hukuk alanında ise Kanunnâme-i Osmanî'yi temel yasa kabul ettiğinden, bütün bunları bir arada toplayan anayasa tedvinine ihtiyaç duymamıştır. Tanzimat 'tan önceki dönemde, uygulamadaki bazı aksaklıklar bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı Devlet nizamı, temel hak ve hürriyetler konusu, devletin temel organları demek olan yasama, yürütme ve yargı organları, İslâm hukukundaki temel esaslara uygundur. Osmanlı padişahlarının hukuki statüsü, özellikle Yavuz Sultan Selim'den sonra, İslâm hukukunda devlet başkanı demek olan halifeden farksızdır. Osmanlı padişahlarını, batılı kral veya diktatörler gibi, her konuda devletin bütün fonksiyonlarını ifa edebilen bir makam olarak görmek hatadır. Zira yasama yetkisi açısından, padişahın sınırsız bir yasama yetkisi yoktur. Sınırlı yasama yetkisini de âlimler vasıtasıyla kullandığı görülmektedir. Padişah yürütmenin başıdır. Her çeşit idarî kararlar ve tanzimi tasarruflar onun tasdikinden geçer. Ancak, yüksek bir yürütme ve adlî organ mahiyetinde bulunan Divan-ı Hümayun ona şûrâ meclisi görevini ifa eder. Padişah yargının da başıdır; ancak kendisi yargı gücünü bizzat kullanamaz. Padişah, kendi tasarruflarından maddi ve mânevi acıdan sorumludur. Aslında dokunulmazlığı da sözkonusu değildir. Bütün bunlara rağmen, tarih boyunca padişahlardan bazılarının bu zikredilen sınırlar içerisinde kalmadıkları ve bilerek veya bilmeyerek gayr-ı meşru' işler yaptıkları da vaki'dir.
Osmanlı padişahları, Yavuz Selimden itibaren hem sultan ve hem de halifedirler, yani İslâm âleminin reisidirler. Saltanat itibarîyle otuz milyonu idare ediyorsa, hilâfet itibariyle 300 milyon İslama başkanlık etmektedir. Saltanat kanadını sadâret, hilâfet kanadını ise şeyhülislâmlık temsil etmektedir .
Her konuda İslâm hukukunun esasları çerçevesinde hareket etmeye çalışan Osmanlı Devleti, azınlıklar konusunda da Tanzimat'a kadar şer'î hükümler tatbik etmişler ve ülke insanlarını müslüman, zimmî ve müste'men şeklinde üçlü guruba ayırmışlardır. İslâm ülkesinin gayr-ı müslim vatandaşı olan zimmîler konusundaki İslâmî hükümleri burada tekrarlamayacağım. Ancak tatbikattan bazı misâller vermek istiyorum:
a) Birinci misâlim, Bulgaristan ve çevresindeki gayrı müslimlere aittir. Fâtih Sultan Mehmed, Rumeli'deki fetihlerini genişleterek Sırbistan sınırlarına geldiği zaman, iki ateş arasında kalmış olan Sırplar, Macarlarla Türklerden birisini tercih etmek mecburiyetinde kalmışlardır. O dönemde Sırplar ortodoks, Macarlar ise Katolik idiler ve Romalılar ile Latinler arasında anlaşmazlık bulunduğu gibi bunlar da birbirini hiç sevmezlerdi. Macar kralı Jan Honyad, Sırplıları elde etmek İstiyordu. Sırp kralı George Bran-koviç, kendisini Türklere karşı isyan etmeye teşvik eden Macar kralı nezdine bir heyet göndererek "Macarlar Türklere galip gelirse, Sırplıların mezhepleri olan Ortodoksluk hakkında ne gibi müsaadelerde bulunacaksınız?" diye sordurmuştur.
Jan Honyad, "Sırbistan'ın her tarafında katolik kliseleri tesis edeceğim" cevabını vermiştir. Aynı soruyu sormak üzere bir diğer heyeti de Fâtih'e göndermiş ve ondan aldığı cevap da şu olmuştur: "Her caminin yanına bir kilise inşa edilecek ve herkes hâlikına kendi ma'bedinde ibadet edebilecektir". İşte asırlarca Balkanların Osmanlı Devletinin elinde kalmasının sırrı ve hikmeti budur .
b) İkinci misâlim ise yine Fâtih devrine ait bir belgedir. Başka bir yazımızda değerlendirdiğimiz bu belgede Fâtih Sultan Mehmed İstanbul Galata'da bulunan zimmîlere yani gayr-ı müslimlere bakınız nasıl teminat veriyor: "Ben ulu padişah Sultan Muhammed Hân, yeri göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve Hazret-i Resulün pâk ruhu içün ve yedi mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkı içün... kapıma gelen Galata gayr-ı müslimleri hakkında... bana itaat etmeleri şartıyla.. ben dahi kabul ettim ki, kendülerin âyinleri ve erkânları ne vechile cari olagelürse, yine ol üslub üzere âdetleri ve erkânların yerine getüreler... Buyurdum ki, kendülerin malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bilcümle meta'ları ve avretleri ve oğlancıkları... kendülerin ola. üşendirmeyem, kiliseleri ellerinde ola, okuyalar ve kiliselerin alub mescid etmeyem..." . Fâtih'in bu mânâda devam eden ve İslâm hukukunun hükümlerini yansıtan müsaadeleri olmasaydı, bazı Yahudi veya Rum asıllı yazarlar günümüze kadar kalıp da müslüman ecdadımız ve İslâm'ın aleyhinde kalem oynatabilir ler miydi? Böylesi nankörlere tarihden ibret almalarını tavsiye ediyorum. Bugün bile, müslüman öğrencilerin öz yurdunda kendini garip hissettiği laik Türkiye'de, Galata'daki Ermeni okullarında dini âyinle derse başlayan gayr-ı müslim çocuklarının varlığı ve huzurunun gerçek sebebinin bu olduğunu, Avrupa ve Amerika'nın hakikat—körü olan gözlerine sokmak istiyorum.
B) Tanzimat sonrası dönem, Osmanlı Devletinin tarihî kimliğini kaybettiği ve tam mânâsıyla Avrupalı da olamadığı bir dönemdir. Ne acıdır ki, teşhis yapılmadan tedâviye başlandığından, belki de samimiyetle tanzimat yani devletin yeniden tanzimi için girişilen ıslahat hareketleri tahribat fonksiyonunu daha çok ifa etmiştir. 1839 tarihli Tanzimat Fermanı, iç ve dış baskılar sonucu, tatbikattaki rahatsızlıklara işaret edip ıslah edileceğini yâdetmekle yetinmiştir. 1856 tarihli Islahat Fermanı ise, ilanından sonra müslüman vatandaşı ağlatan ve sanki hiç yokmuş gibi gayr-ı müslimlere hak ve hürriyet değil, imtiyazlar vadeden bir ferman olmaktan öteye gidememiştir. Bazı hukukçuların iddia ettiği gibi, Osmanlı Hukuku'nda kabul edilen hak ve hürriyetler, ilk defa bu fermanlarla kabul edilmiş değildir. Bu fermanlarla istenen Avrupalı devletleri tatmindir. Ama bunda da başarılı olunamamıştır. Dışarıdan yapılan tazyikler ve içerdeki haklı-haksız muhalefetlerle tahttan indirilen Abdülaziz'in yerine gelen II. Abdülhamid, zamanının sadrazamı olan Ahmet Midhat Paşa'nın şiddetli arzularıyla anayasa konusunu gündeme getirmiştir. Tamamen Avrupa anayasalarını iktibas etmek niyetinde olan Midhat Paşa'ya rağmen, önce, böyle bir anayasa hazırlamanın ve belli konularda yasama yetkisine sahip bir meclis kurmanın, Osmanlı hukukunun temeli olan şer'î hükümlere aykırı olup olmadığını öğrenmek için, yetkili İslâm hukukçularından konuyla ilgili fikirlerini sormuştur. İslâm ve Osmanlı âlimlerinin bu hususdaki kanaatleri iki noktada toplanabilir: Birincisi: Böyle bir anayasa hazırlamak ve bu anayasaya göre kurulan meclisin kanunlarına uymak, İslâm'a aykırıdır. Bu görüş çoğunluk tarafından tasvip edilmemiştir, İkincisi: Ulülemre tanınan sınırlı yasama yetkisinin dairesinde kalmak ve şer'î hükümlere aykırı olmamak şartıyla, şûra meclisi mahiyetinde bir yasama meclisi kurmak ve bunun esaslarını düzenleyen bir anayasa hazırlamak caizdir. Her ne kadar Avrupa'da dikilmiş olsa bile, II. Abdülhamid tarafından İslâmlaştırılan 1293/1876 Anayasası da 64. maddesinde çıkarılacak kanunların "umur-i diniyeye" muhalif olmama şartını aramakla müslümanların nazarında meşruiyet kazanmıştır. Büyük müfessir Alûsi bu ikinci görüşün müdafileri arasında olduğu gibi, zamanın büyük dahilerinden olan Bediüzzaman da aynı kanaati paylaşmaktadır. Mecliste kanun çıkaran kanun adamlarını körükörüne tekfir edenleri Kur'ân'ı anlamamakla suçlayan ve şer'î hükümlere uygun olmak şartıyla şûra meclisini ve kanun-ı esasiyi müdafaa eden Bediüzzaman şöyle demektedir: "Meşrutiyet ve kanun-ı esası, hakiki adâlet ve şer'î meşveretten ibarettir. Bunu İslâm hukukuna aykırı gösterenler, meşveretin de düşmanlarını çoğaltmaktadırlar". Lehdeki görüşleri esas alan II. Abdülhamid, 119 maddeden ibaret olan 1293/ 1876 tarihli Kanun-i Esasiyi ilân etmiştir. Fakat istenen netice tam elde edilememiş veya daha doğru bir tabirle, Avrupalılar tatmin olunamamıştır. Bunun gerçek sebebini ise, Avrupalı bir gayr-ı müslim hukukçudan dinleyelim: "Avrupalıları asıl
maksadı Türkleri dinlerinden uzaklaştırmak ve Osmanlı Devletini bir devlet-i müslime olmaktan çıkarıp gayr-ı müslim bir devlet haline getirmektir" .

MUASIR İSLÂM HUKUKÇULARININ KONUYLA İLGİLİ GAYRETLERİ
Muasır İslâm hukukçuları da, insan hak ve hürriyetlerinin bugünkü kabul edilenden de ileri seviyede Kur'ân ve hadisde kabul ve tesbit edildiğini; devletin temel fonksiyonlarını icra eden organların bu hak ve hürriyetleri korumalarının birinci vazifeleri olduğunu her zaman belirtmişlerdir. Biz misal olarak Avrupa İslâm Konseyi tarafından hazırlanan, tamamen Kur'ân, hadis ve benzeri İslâmî kaynaklara dayanan ve anayasal müesseselerin tamamını ihtiva eden bir hukukî metinden bahsedeceğiz. 87 maddelik bu metin, idarenin temel esasları, şûrâ meclisi, devlet başkanının vazifeleri, ve benzeri anayasal kuruluşlar hakkında hükümler ihtiva ettiği gibi, temel haklar ve hürriyetler hakkında da hükümler sevketmiş bulunmaktadır .
Yukarıda bahsedilen hukukî metnin azınlıklarla İlgili bazı maddelerini zikrederek tebliğime son vermek istiyorum:
İslâm ülkesinin vatandaşı olan gayr-ı müslimler temel hak ve hürriyetlerin kahir ekseriyetinde tıpkı müslüman vatandaşlar gibi hak ve hürriyet sahibidirler. Ayrıca "Dinde zorlama yoktur. Gayr-ı müslim azınlıkların dinî âyin yapma hakları mevcuttur. Azınlıkların ahval-i şahsiyesi hususunda kendi dinî hükümleri geçerlidir. Ancak yine kendileri, İslâm hukukunun tatbikini isterlerse, şer'î hükümlere tabi' olurlar" .
İşte bizim gayr-ı müslim vatandaşlara devlet ve millet olarak yaptıklarımız bunlardır. Onları ne yaptığının müşahhas misâli ise, küçücük Bulgaristan ve zavallı İsrâil'de yaşanan insanlık facialarıdır.

Dipnotlar:
1) Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz, 51 vd.
2) De La Jonquere, Historie de l'Empire Ottoman, stı.164.
3) Paris Bibl.Nat turc ancien no: 130, vrk.78/a-b.
4) BOA, YEE, 14-1540, sh. 17-18.
5) Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz, 110 vd.
6) İslâm Anayasası, md. 16.


Yazar :
 
 
 
Yorumlar
Yorum Ekle  
 
 
Sitemiz bilgilendirme amaçlıdır, kesinlikle ticari bir amaç gütmemektedir.
Bu sayfa En iyi 1024x768 boyutlarında Görüntülenmektedir. E-Tarih.org - Farkedermi@WebTeam