makaleler

Ana Sayfa
Biyografiler Tarih Sözlüğü Haberler Makaleler Görüş ve Önerileriniz Kütüphane Linkler Arama Kaynakça

Silahlar Sorularla Osmanlı Tarihi Eserler Tablolar Osmanlıca Sözlük
Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır, zaman insanlari değil armutları olgunlaştırır   Peyami Safa

  Makaleler  
En son eklenen 10 Makale


Kıbrıs'ta ele geçen İncil'e ne oldu ?


İngilizce nasıl dünya dili oldu ? -2


İngilizce nasıl dünya dili oldu ?


Dünya dili İngiizce nasıl doğdu ?


TEK RAKİBİ HAVA YOLLARI BURT MUNRO


Kalem, kelam ve kılıç imparatoru


Tarihin akışı değiştirilebilir mi?


Oturulabilir şehir Ve Türk Vakıf Sistemi


FARABİ ÜNİVERSİTESİ ŞARKİYAT FAKÜLTESİ DOĞU TOPLUMLARINDA GEÇİŞ DÖNEMLERİNDE KÜLTÜREL VE TARİHİ SÜREÇLER MİLLETLER ARASI KONFERANSI


YAKIN DÖNEM TARİHİ METODOLOJİSİ


Toplam Makale Sayısı 2057
 
Ben de Makale Eklemek İstiyorum
E-Tarih.org
farkedermi@Web


 
FARABİ ÜNİVERSİTESİ ŞARKİYAT FAKÜLTESİ DOĞU TOPLUMLARINDA GEÇİŞ DÖNEMLERİNDE KÜLTÜREL VE TARİHİ SÜREÇLER MİLLETLER ARASI KONFERANSI



FARABİ ÜNİVERSİTESİ ŞARKİYAT FAKÜLTESİ DOĞU TOPLUMLARINDA GEÇİŞ DÖNEMLERİNDE KÜLTÜREL VE TARİHİ SÜREÇLER MİLLETLER ARASI KONFERANSI 17-19 MAYIS 1999 Almatı



        TARİHİN OLUŞUMU VE DEĞİŞME

        Prof.Dr.Bahaeddin YEDİYILDIZ

"Asra and olsun ki, insan gerçekten ziyandadır.
ancak iman eden ve iyi iş işleyenler,
ve birbirlerine hakkı tavsiye edenler
ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ".
Kur'an, CIII/1-3.



Günümüz dünyasında büyük değişmeler ve yeni oluşumlara şâhit olmaktayız. Bu gelişmelerin en çok alâkadar ettiği milletlerden birisi de hiç şüphesiz Türk milletidir. Türkiye'de uzun zamandır yaşanan çağdaşlaşma sancılarının yanısıra Sovyet İmparatorluğu'nun çöküşüyle ortaya çıkan Türk Cumhuriyetlerinde ve diğer Türk bölgelerinde yaşayan Türk topluluklarında da açık veya gizli yeni bir oluşumun sancıları yaşanmaktadır.

Hiç şüphesiz bu tür değişme ve oluşumlar uzun bir tarihî derinliğe ve geniş bir coğrafyaya sâhip bulunan Türk kültürünün ilk defa karşılaştığı yeni bir olgu değildir. Türk milletinin muhtelif uzuvlarının mahallî ortamlarda yaşadıkları kültürel dönüşümleri bir tarafa bırakacak olursak, milletimizin, büyük ekseriyeti itibariyle, bir kaç bin yıllık tarihinde, iki defa kendi havzası dışında oluşan, çağlarının güçlü medeniyetleriyle karşılaşması sonucunda, biri geçmişte tamamlanmış olan diğeri ise hâlâ süren iki büyük dönüşüm olgusu tecrübesine sahip bulunduğunu söyleyebiliriz.

        Bu dönüşümlerden birisi, Türklerin İslâm Medeniyeti dâiresine girmeleri olgusudur. Bu birden bire biten bir hâdise değildir. Hatta bugün bile devam ettiği söylenebilecek olan bu oluşumun uzun sürmesinin sebeplerinden birisi, İslâmiyetin hergün yeniden doğmayı gerektiren bir anlayışa sahip olmasının sağlamış olduğu imkan ve kazandırdığı davranış ise, diğer bir sebep de bu anlayışla hareket eden Türk toplumunun, başkalarını taklitten çok kendi terkibini yaparak tekamül etme yolunu benimsemiş olmasıdır. İslam medeniyetine giriş böyle bir terkiple gerçekleştirilmiştir. Bu terkip, Büyük Okyanus'tan Batı Avrupa sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafya üzerinde bin yıl Türk sosyal sistemini aynı değerlerle bütünleştiren bir terkiptir.

        Bu dönüşümde Türkler, yabancılaşmaksızın, kendi aslî hususiyetlerini koruyarak müslümanlaşmayı ve İslâm Medeniyeti'ni özümlemeyi başarmışlar, ve bu medeniyetin her alanında yaratıcı ve özgün rôller oynamışlardır.

        Türk tarihindeki ikinci kültürel dönüşüm, Batı bilimi, teknolojisi ve sanayiinin, yaklaşık üç yüz yıldan beri, Türk Dünyası'nı etkilemesine muvâzî bir seyir takip etmektedir. Türk Dünyası henüz tamamlanmamış olan bu dönüşümün sancılarını yaşamaktadır. Öyle inanıyorum ki, Türk Milleti, bu dönüşümü de, kendi dinamiklerinin yaratıcılığı sayesinde, Türk ve müslüman kalarak, Doğu ve Batı medeniyetlerinden edindiği müktesebâttan da yararlanarak, yeni bir oluşum hamlesiyle başaracaktır.

        Bu sebeple ben burada, Türk Dünyası'nın tarihi boyunca yaşadığı dönüşüm süreçlerine âit olaylar üzerinde değil, söz konusu oluşumların teorik çerçevesi üzerinde durmak istiyorum. Özellikle de "tarihi oluşum" ve "değişme" olguları arasındaki ilişkiye dikkat çekmek istiyorum.

        Çizmeye çalıştığım bu bağlamda, her şeyden önce, tarih'in ne olduğunu açıklarsak, tarihî oluşum'un mâhiyetini de kavramış oluruz ve değişme'nin de bu oluşumun devamından başka bir şey olmadığını görürüz. Şimdi bunu açıklamaya çalışalım.

        Genellikle insanlar arasında Tarih'in sırf geçmiş zamanlar hakkında elde edilen bilgilerden ibâret olduğu tarzında bir kanaat vardır. Halbuki, tarih, bu tür bilgi egzersizlerinden evvel, aslında yeni eserler gerçekleştiren, sosyal nizamda kısa ve uzun vadeli değişmeler meydana getiren eylemler, fiillerdir. Bu eylemler hakkında yapılan araştırmalar sonucunda tarih bilgisi elde edilebilmekte, bu tecrübelerin istikbâle yönelik yorumlarıyla da tarih felsefesi yapılabilmektedir. Öyleyse tarihi üç seviye de algılamak mümkündür.

        Birinci seviye, eylem, yani iş veya fiil seviyesidir. Eylem önce düşüncede başlar. Hiçbir şeyin tesadüfen gerçekleşmesi beklenemez. İnsanlar kendilerine hedefler belirler veya yaratır. İnsan yapacağı işi, işleyeceği fiili önce düşünür, kafasında tasarlar. Ondan sonra bu tasarıyı düşünceden eyleme, fiile dönüştürür, uygulamaya koyar. Eğer bir toplum tarihî tecrübesinin kendisine kazandırdığı kimliğinin şuurunda ise, söz konusu hedefleri belirlemede isabet kaydeder. Dolayısıyla bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde tarihî tecrübelerini yeniden kullanma imkanına kavuşur. Böylece tarihî oluşumun sürekliliğini de sağlamış olur.

        Düşüncesini fiile dönüştüren insan, bu faaliyetinden sonra, gerçekleştirdiği eyleminin haklılığını ispat etmek için sözlü veya yazılı nutuklar irad eder ki, buna da meşrulaştırma eylemi veya hareketi denebilir.

        Bu olguyu, yani tarihin her şeyden evvel düşünce, uygulama ve meşrulaştırma eylemi olduğu olgusunu, müşahhas bir iki örnekle açıklayalım.

        Bilindiği gibi, İstanbul'un Türkler tarafından fethi, türk tarihinin önemli olaylarından birisidir. Bu fetih işi, önce Fatih Sultan Mehmed'in düşüncesinde canlanmış, şehrin muhasarası ve düşürülmesi eylemleriyle gerçekleşmiştir. Osmanlı Beyliğini büyük bir devlet yapısına kavuşturmayı ve yönetimi altındaki insanları refah içinde yaşatmayı düşünen ve düşleyen Fatih, devleti yeni bir yapıya kavuşturmak ve kurduğu sosyo-kültürel müesseselerle halkının bütün ihtiyaçlarını giderebileceği bir sosyo-kültürel altyapı oluşturmak suretiyle bu düşüncesini eyleme dönüştürmüş, ve bu eylemini meşrulaştırmak için de meşhur Kanunnâmelerini hazırlatmıştır.

        Bu olgu, tarihî tekevvün, kültürel bir oluşum, bir medeniyet hareketidir. İyilik felsefesi ve insana hizmet düşüncesinin somutlaşmasından oluşan bu medeniyet hareketini, Semerkant'da Uluğ Bey'in Registan Külliyesi'nden Edirne'deki Selimiye Külliyesi'ne ve oradan Bosna-Hersek'te Saraybosna'daki Gazi Hüsrev Bey Külliyesi'ne kadar Türk Dünyası'nın her tarafına yayılmış binlerce eserde görmek mümkündür... Bu düşünce, Kaşgar'da Yakub Han, Bursa'da Yeşil, İstanbul'da Fâtih veya Süleymâniye külliyeleri oluvermiştir. Bütün bunlar tasarının olguya dönüşmesidir. Geçmiş zaman içindeki, tarihî oluşumlardır, diğer bir ifâdeyle yaşanan tarihlerdir. Bugün de tarih, düşünülen, tasarlanan bir takım eylemlerin uygulamaya konulması ve bunların haklılığının savunulması suretiyle oluşmaktadır. Tarih bizzat yaşanmaktadır. Kişinin ya da toplumun varlığı ve kimliği, fiilleriyle özdeştir. "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur"(Kur'an). Hacı Bayramı Velî (1352-1430)'nin dediği gibi, "ef'âl"inin yani eylemlerinin bilincine varan kişi, onlarda sıfatını ve zâtını, yani kendi özelliklerini, varlığını ve kimliğini de görür.

        İşte bu sebepledir ki, düşünce, uygulama ve meşrulaştırma eylemleri, sadece kendilerini hususî tarihlerinin özne'si olarak kavrayabilen, sorumluluklarının şuurunda olan, kendi geçmişlerinden gelen baskılardan kurtulabilen insanlarca gerçekleştirilebilir. Bu malzemeyi, ancak ve ancak düşünce, uygulama ve meşrulaştırma eylemi içinde bulunan toplumlar, kendi belirledikleri hedefleri gerçekleştirme yolunda kullanabilirler.

        Tarihin algılandığı ikinci seviye, tarihî eylem hakkında tarihçinin edindiği bilgi seviyesidir. Bu seviyede, tarihçi, insanların gerçekleştirdiklerini inceleme konusuna dönüştürür. Bu inceleme sırasında tarihçi, insanların asırlar boyunca insanlığı kavradıkları tarzları hikayeleştirmeleri sonucu meydana gelen bilgileri nakille yetinmez. Bu tarzlar üzerinde düşünür ve içinde yaşadığı kendi toplumundaki değişmelere dikkat ederek onları açıklar. Tarihçinin üzerinde düşündüğü inceleme konuları çok çeşitlidir. Bunlar arasında, örnek olarak nüfus hareketlerini, sosyal grupların organik terkiplerini, zihniyetlerin dinamiğini, iktisadî hareketleri ve siyasî çatışmaları sayabiliriz. Tarihçi, sosyal münâsebetlerin nasıl teşekkül ettiğini, meydana gelen sosyal eğilimleri ve oyunları anlamaya çalışır. Bu şekilde elde edilen tarih bilgisi, milletlerin birbirleriyle olan ilişkilerini aydınlatır ve bunların düzenlenmesine yardımcı olur.

        Özellikle siyasî tarihi, toplumların bağımsız olarak hayatta kalabilmek için birbirleriyle yaptıkları sürekli yarışın özeti olarak tanımlamak mümkündür. Son derece ciddî bir oyun niteliğinde olan bu yarışlarda kaybetmeyen, kazanan toplumlar hayatlarını sürdürebilmektedirler. Bu ölüm-kalım yarışını kazanabilmek, genellikle tarihî oluşumun akışını çok iyi anlayıp hatırlamaya, dolayısıyla zaman içinde meydana gelmiş yanlışlıkların tekrarlanmamasına, ve diğer yarışmacıların oyunlarına düşmemek için tedbir alınmasına bağlıdır. Bu bilim ve bilgi işidir.

        Bu gerçeği Türkler tarihleri boyunca çok iyi anlamışlardır. XI. yüzyılda yaşamış büyük Türk bilgini Balasagunlu Yusuf Has Hacib, bunu Kutadgu Bilig'de şöyle ifade eder: "İnsandan insana çok fark vardır; bu fark bilgiden ileri gelir. ...Bütün iyilikler bilginin faydasıdır; bilgi ile göğe dahi yol bulunur. ...Dünyayı elinde tutan onu anlayış ile tuttu; halka hükmeden bu işi bilgi ile yaptı." Çağımız dünyasında "bilgi toplumu"nu doğuran tarihî oluşumun temeli bundan daha güzel ifâde edilemez.

        Insanların gerçekleştirdiği eylemler ve bu eylemler arasındaki ilişkiler ağını anlamak için kaynakların tahlili sonucunda elde edilen tarih bilgisi aşamalarından sonra, tarihin üçüncü algılanış seviyesi olan tarih felsefesi seviyesine ulaşılmaktadır.

        Tarih felsefesini, insanlığın yaşamış olduğu tecrübelerin tamamını kucaklayan, kendisinden istikbalin fışkırması gereken bu mirası özetleyerek günümüz problemlerine çözüm bulabilmek için yeniden yorumlayan bir kalkınma nazariyesi olarak tanımlamak mümkündür. Toplumun iman ve inanç sisteminden kaynaklanan değerler, soz konusu yorumların kıstasları olacaklardır. Bu nazariye, bir bakıma, söz konusu değerlerden süzülerek oluşan kamu vicdanının, ya da milletin kendi tarihini dünya tarihi bağlamında ve nesnel bir biçimde incelemesi sonucunda kazanacağı tarih şuurunun, bu milletin geleceği için tayin edeceği yön ve göstereceği hedeflerin sistemleştirilmiş izahından başka bir şey değildir. Milletin bütün fertlerine bu şuurun kazandırılması, yön ve hedeflerin benimsetilmesi gerekir. Bunun yolu da eğitimdir. Aksi takdirde, başka milletler bu tarlaya istedikleri tohumları ekebilirler. Bu da o toplumu, tarihin öznesi olmaktan çıkarıp nesnesi haline getirir. Millet, Tarih'e, en az kendi toplumunun tarihine yön veren aktif bir güç olması gerekirken, kendisiyle oynanan bir malzeme haline gelir. Demek ki, fert veya toplum olarak, tarihin oluşumunda rol üstlenebilmek, düşünce ve bilgi üretmeye, bunları uygulama alanına aktarmaya, ve bunları savunabilmeye bağlıdır.

        Açıklamaya çalıştığımız bu tarihi oluşum, bir defada olup bitmez; sürekli olarak kendini yeniler. İşte bu yenilenmeye biz, değişme veya çağdaşlaşma ya da kültürün yeniden kurulması diyoruz. O halde değişme veya çağdaşlaşma, başkalaşma, yani mahiyet değiştirme değil, olmaya devam etme; oluşumun sürekliliğini devam ettirme anlamına gelmektedir.

        Modernleşme, muasırmaşma, sanayileşme, kalkınma, yenileşme, ve benzeri kavramlar çerçevesinde sürekli tartışılan bu değişme veya çağdaşlaşma olgusunu, en iyi şekilde açıklayan benzetme, öyle zannediyorum ki, bazı araştırmacıların mayalaşma benzetmesidir. Bu mayalaşmayı, Hasan Bülent Paksoy'un "Türk Toplumlarının Kimliği ve Uygarlık" adlı makalesine dayanarak şu şekilde özetleyebiliriz.

        Her toplumun tarihi oluşumu, o toplumun kültürünü doğurur. Bazı araştırmacılar tarafından kültür, belirli bir kökten gelmiş bir toplumun ana mayası anlamına gelir. Bir toplumun bu ana mayasını, o toplumun tarih, töre, dil, edebiyat ve sanat birliğinin toplamı belirler. Bu ortak değerler, söz konusu toplumun benliğini oluşturur, kimliğini belgeler. Bu topluma mensup herkesin yapısında ve benliğinde, o toplumun mayasından bir parça bulunur. şarap mayası nasıl bira mayasından farklıysa, Fransız kültürü de Alman kültüründen o derece farklıdır. Yoğurt mayası ile peynir mayası bir olmadığı gibi, Türklerin ana mayası da diğer toplumların mayasından ayrıdır.

        Bilindiği üzere, maya yalnız başına bırakıldığı zaman “kendi kendini” yer; halbuki başka maddelerin içine katıldığı zaman yeni oluşumlara sebep olur. Yoğurt mayası, sütü yoğurda çevirir. Eğer maya, içinde gelişeceği, çoğalacağı ana maddeyi bulamaz ise, kendi kendini yemeye başlar ve sonunda ölür. Üzüm suyuna yoğurt mayası katılırsa sonuç ne şaraptır ne de yoğurt. Ne yemeye yarar ne de içmeye. Mayanın canlı tutulabilmesi için, sürekli olarak kullanılması gerekir. Yeni mayalanmış yoğurdun bir parçası ayrılıp maya olarak saklanır. Böylelikle maya da kendini yenilemiş olur. Bir toplumun kültürü de bundan farksızdır. Kullanılmayan kültür ölür.

        Bir toplumun tarihi oluşum süreci içinde telif ettiği kitaplar ve gerçekleştirdiği diğer eserler, o toplumun mayalarıdır. Bunlar yeni nesillerin kafalarını mayalar. Bu maya tutar. Yeni kitaplar yazılmasına sebep olur. Yeni yazılan kitaplar da milli kültür mirasına eklenir. Böylece, maya gibi benlik de büyür, incelir ve yükselir.

        Şüphesiz, bir toplumun tarihi oluşumunda, diğer toplumların mayalarından istifade etmek de söz konusudur. Çünkü hiçbir toplum dünyada tek başına yaşayamaz. Toplumlar, ticaret alanında olduğu kadar kültür alanında da alış-veriş yapmak ve yarışmak zorundadırlar. Dolayısyıla, kendi mayasını kaybetmeden, kendi tarihi oluşumu istikametinde, kimliğini ve şahsiyetini koruyarak değişmek, daha doğrusu oluşumunu sürdürmek isteyen her toplum, diğer toplumların mayalarını da öğrenmek ve bilmek zorundadır. Çağdaşlaşma tarihi sürecinde Japonya’nın yapmış olduğu iş, işte budur. Bilindiği gibi, Japonya, elektronik bilimini ikinci dünya savaşı sonrasında, Batı Avrupa’dan ve ABD’den öğrenmiştir. Daha sonra bu sanayi dalında dünyada ilk sırayı almıştır. Ama kendi mayasını ve benliğini kaybetmemiştir. Diğer toplumların bilgisinden istifade etmekle, Amerikalı ya da Avrupalı olmamıştır. Bu başarının önemli sebeplerinden birisi, Japon mayasının tarih, edebiyat ve sanat yolu ile çok iyi belirlenmiş olması, Japon toplumunun bu mayayı değiştirmek istememesidir. Japon kültürü bütün ayrıntılarıyla incelenmiş ve yazılmıştır. Bu kültür Japon eğitim sisteminin temelini teşkil etmekte, yeni nesillerin kafalarını mayalamakta ve yeni oluşumlara vesile olmaktadır.

        Öyle zannediyorum ki, değişen dünyada, Türk milletinin içinde yaşadığı problemlerin çözümü üzerinde düşünürken, esas hareket noktası,

        -Değişme veya çağdaşlaşmanın, toplumların mahiyetini ve kimliklerini değiştirmek değil, her toplumun tarihi süreklilik içinde kültürünü yeniden kurmasını sağlamak,

        -Türk toplumuna ait tarihi oluşumun ana mayasının Türk kültür değerleri olduğunun şuuruna varmak,

        -Bu mayanın yeni oluşumlarda kullanılabilmesinin ancak yaratıcılık ve icad kabiliyetiyle mümkün olabileceğini bilmek,

        -Ve bütün eylem, diğer bir ifadeyle iş veya çalışma programlarını bu prensiplere göre yapmak olmalıdır.

        ///

        Bibliyografya:

        -Berque (Jaques), "Kültür ve İslâm" ( çev. B.Yediyıldız), Kriter (Ocak 1984), s.17-20; (Şubat 1984), s.18-21.

        -Doğumunun 112. Yılında Bir Kültür Klâsiğimiz: Yahyâ Kemâl (Yayına Hazırlayan: B.Yediyıldız, A.Y.Topuz), Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1998, 196 s.

        -Millî Kültürler ve Küreselleşme, (Yayına Hazırlayan: B.Yediyıldız, Ç.Özdemir, F.Unan), Türk Yurdu Yayınları, Konya 1998.

        -Paksoy (Hasan Bülent), "Tarih, Toplumların kimliği ve uygarlık", Yeni Forum, Ankara, Haziran 1992, c.XIII/227, s.54-65.

        -Prof.Dr.Osman Turan'ın Eserinde Tarih ve Tarihçi İlişkileri (Yayına Hazırlayan: B.Yediyıldız, F.Unan, Y.Hacaloğlu), Ankara, 1998, 248 s.

        -Ruby' (C.)"Tarih nedir?" (Çev. B.Yediyıldız), Belleten , c. LV/213, Ankara 1991, s.579-586

        -Yediyıldız (Bahaeddin), "Atatürk'te milli kültürler ve küreselleşme",Türk Yurdu, Aralık 1997, XVII/124, s.7-9.

        -Yediyıldız (Bahaeddin),"Batılılaşmanın temelleri üzerinde bazı düşünceler", Birinci Millî Türkoloji Kongresi (İstanbul, 6-9 Şubat ) Tebliğler , İstanbıl, 1980, s.327-335.

        -Yediyıldız (bahaeddin), "Kültür ve yenileşme", Türk Kültürü (yıl: 20, sayı: 231, Temmuz 1982), s.1-18.

        -Yediyıldız (Bahaeddin), "Tarih ve kültür" (Y.Yücel ile birlikte), Erdem (Atatürk Kültür Merkezi Dergisi), c.IV/10 (Ocak 1988), Ankara, 1988, s.31-38.

        -Yediyıldız (Bahaeddin), "Hacı Bayramı Velî Döneminden Günümüze kadar Gelen Vakıf Kültür Eserleri", I.Hacı Bayram-ı Velî Sempozyumu Bildirileri , Ankara Valiliği Kültür Müdürlüğü Yayını, Ankara 1990, s.133-143.

        -Yediyıldız (Bahaeddin), "Türk Kültür Sistemi İçinde Vakfın Yeri", Türk Vakıfları (Ed.Z.Baloğlu), Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Yayını, İstanbul, 1996, s.40-47.

        -Yediyıldız (Bahaeddin), "Türk Dünyasının Sosyo-kültürel Entegrasyonunda Vakıfların Rolü", Yeni Türkiye , (Mayıs-Haziran 1997, Yıl 3, Sayı 15), s.327-337.

        -Yediyıldız (Bahaeddin), "Mehmet Akif'i Anarken", (Türk Yurdu, Şubat 1998, c.XVIII, sayı:126), s.2-6.

 

 
 
 
Yorumlar
Yorum Ekle  
 
 
Sitemiz bilgilendirme amaçlıdır, kesinlikle ticari bir amaç gütmemektedir.
Bu sayfa En iyi 1024x768 boyutlarında Görüntülenmektedir. E-Tarih.org - Farkedermi@WebTeam