sorularla osmanlı

Ana Sayfa
Biyografiler Tarih Sözlüğü Haberler Makaleler Görüş ve Önerileriniz Kütüphane Linkler Arama Kaynakça

Silahlar Sorularla Osmanlı Tarihi Eserler Tablolar Osmanlıca Sözlük
Savaşı bilmeyen, barışı da bilmez.   Japon atasözü

Sorularla Osmanlı
Osmanlı Padişahlarından içkiye mübtelâ olanlar bulunduğu ve hatta Saray’da gayr-i meşru eğlence sofraları düzenledikleri söylenmektedir. Bunlar hakkında ne dersiniz?

Burada şu gerçeklerin bilinmesinde fayda mülahaza ediyoruz:

A)  Osmanlı Devletini teşkil eden fertler ıma’sûm ve günahsız değillerdir. İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi "veliyyullah" denilen fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir. Nazarî plânda İslâm’ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı’adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhalefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenatının seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı unvanını onlara ihsan etmiştir. Seyyiâtı hasenatına ağır basınca da, bu şerefli unvan yine kaderin hükmüyle ellerinden alınmıştır. En kötü zamanlarında bile, değil içki gibi İslâm’ın açık bir hükmüne muhalefet, içtihadî meselelerde dahi şer’î hükümlere ri’âyet etmek için elden gelen gayreti gösterdiklerini, sayıları milyonları bulan arşiv belgeleri isbat etmektedir.

B)  Maalesef, Osmanlı tarihi ve edebiyatında geçen bazı tabirler, Osmanlı Devle-ti’nde içkinin tamamen serbest olduğu mâ’nâsına gelecek şekilde te’vil ve izah edilmek istenmektedir. Bu tâbirlerden bazılarına dikkat çekmek istiyoruz. "îş ü işret", bunların başında gelmekte ve tarihlerdeki "padişah, îş ü işreti severdi " tarzında geçen ifadeler, içki ve sefâhet hayatı yaşardı şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki bu ifadenin asıl mânâsı, îş=yaşama, işret=keyifli hayat ve eğlence demektir. Yaşamanın tadını çıkarma ve keyifli hayat, meşru dairede olduğu gibi, gayr-i meşru dairede de olabilir. O halde, bu tâbirleri, başka karîne olmadan gayr-i meşru hayat diye izah etmek, peşin fikirlilik olur. Ancak Yıldırım Bâyezid gibi bazı devlet adamlarının içki içtiğine dair açık deliller varsa, bunu başka türlü yorumlamak da doğru olmaz.

"Sâkî" kelimesi de manası çarpıtılan kelimelerdendir. Kelime manası, keyif meclislerinde kadehle içilecek şeyleri takdim eden şahıs manasını ifade eder. Ancak mevlidde şerbet dağıtana sâkî dendiği gibi, meyhanede şarap dağıtana da aynı ad verilir. Sâkî kelimesini, her yerde, içki kadehini dağıtan diye açıklamak, elbette ki kasıtlı bir peşin fikirliliktir. Osmanlı Sarayında sâkîler elbette vardır. Ancak bunların, içki kadehlerini dağıtan ve dolduran kişiler olduklarını, serbestçe içki dağıttıklarını ve bunun açık bir şekilde yapıldığını söylemek insafsızlık olur.

"Şarap" kelimesi de öyledir. Aslında her çeşit içecek demek olan bu kelime, günümüzde haram olan ve Arapça’da "hamr" kelimesiyle ifade edilen içki karşılığında kullanılmaktadır. Halbuki Osmanlı döneminde, şerbet ve su da dahil olmak üzere bütün içilecek şeylere yani bugünkü karşılığıyla meşrubata "şarap" dendiği bir vâkı’adır. İslâm hukukunun yasakladığı sarhoşluk verici içkileri içenlere, hadd-i şirb denilen şer1? cezayı uygulayan devlet adamlarının kendilerinin, açıkça bu fiili işlemeleri mümkün değildir; ancak kanunlarla tatbikat arasında fark bulunabilir. Böyle bir fiili işleseler bile, bunun açıktan işlenen bir günah olmadığı kesindir. Nitekim Dimitri Kantemir’in II. Se-lim’le ilgili beyânları da bunu teyid etmektedir.

Bu arada, mezkûr kelimelerin tasavvufdaki manaları ile bir kısım metinlerde kullanıldığını da unutmamak icab etmektedir.

C) Türkler Müslüman olduktan hemen sonra, İslâm’a muhalif olan bütün âdetlerini de kâideten ve nazarî olarak tamamen terk etmişlerdir. İslâm’ın te’siri altında ve ilk Müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar devrinde (X. asır) kaleme alınan Kutadgu Bilig’deki şu cümleler, bunun en bariz misâlidir: "Bey içki içmemeli ve fesatlık yapmamalıdır; bu iki hareket yüzünden, sonunda ikbâl elden gider. Dünya beyleri şarabın tadına ulaşırlarsa, memleketin ve halkın bundan çekeceği zahmet çok acı olur. Bey içki içer ve oyunla vakit geçirirse, memleket işini düşünmeğe ne zaman fırsat kalır?". Daha sonraki Müslüman Türk Devletlerinin içki hakkındaki tutumlarını ise, kendilerine resmî kod olarak kabul ettikleri fıkıh kitaplarında ifadesini bulan şer’î hükümler ortaya koymaktadır.

Osmanlı hukukçuları, içki hakkındaki hükümlerde İslâm hukukçularının kabul ettikleri esasları aynen  benimsemişlerdir.   Bütün  İslâm  hukukçuları  ise,  başta  şarap (hamr) olmak üzere, sarhoşluk verici içkilerin azının ve çoğunun haram, yani kesin olarak dinen yasak olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak İslâm’ın tesbit ettiği ve had denilen cezayı gerektirecek içki içme suçunun tarifinde farklı görüşler ortaya çıkmıştır. İmam-ı A’zam Ebu Hanife’ye göre, az veya çok şarap (hamr) içmek yahut sarhoş edecek kadar diğer içkileri kullanmak, had cezasını gerektiren bir suçtur. Diğer İslâm hukukçuları ise, her çeşit içkiyi, az veya çok içmenin had cezasını gerektiren bir suç olacağını açıklamışlardır. Ebu Hanife şarap demek olan hamr ile diğer içkileri ayırt ederken, diğer İslâm Hukukçuları hepsini aynı hükme tâbi kılmaktadırlar.

Osmanlı Devlet’inde tercih edilen birinci görüşe göre had cezasını gerektiren içki içme suçunun (ki buna şirb denmektedir) iki unsuru vardır: Birincisi, az da olsa şarap içmek veya diğer içkileri içerek sarhoş olmaktır. Yani bütün içkilerin haram olduğunda ittifak etmekle beraber, had cezasını gerektirecek suçun teşekkülünde küçük bir görüş ayrılığı vardır. İkincisi, cezaî kasıd ve irâdedir. Zorla içirilen içkiler, had cezasını gerektirmez. Bu unsurlardan biri eksik olduğunda, had cezası tatbik edilmez; ancak devletin tesbit ettiği ta’zir cezaları uygulanır. Had cezası ise, eksik ve fazla olmadan içki içene sopa ile seksen kırbaç vurmaktır.

Osmanlı Devleti’nin son on yılına kadar, bütün Müslüman Türk Devletlerinde, İslâm’ın içki için tesbit ettiği ceza aynen tatbik edilmiştir. Bunu şer’îye sicillerinde görmek mümkün olduğu gibi Osmanlı Kanunnâmelerinde de görmek mümkündür.  Osmanlı Devleti’nde konuyla ilgili şer’î hükümler, Avrupalı bir hukukçunun diliyle "1810 tarihine gelinceye kadar, mer’î olmuştur. Gerçi bu hükümler, tatbikatta tam icra olunmadığı da söylenebilirse de, nazariyatta kuvvetine riâyet olunmuştur". Araştırmalar, Osmanlı Devleti’nin son on yılına kadar bu tatbikatın devam ettiğini göstermektedir. Ancak Osmanlı Devleti’nin son yıllarında kabul edilen Men’-i Müskirat Kanunu, içki içenlere verilen cezaları, alternatifli olarak düzenlemiş ve bunlardan birini de hadd-i şer’î olarak zikretmiştir. Bu kanun, devletin içinde ve dışında çok büyük tartışmalara yol açmıştır.

Osmanlı padişahları, çok az istisnalar dışında, hem fiilen ve hem de kavlen İslâm’ın getirdiği içki yasağına uymuşlar ve bu yasağa uyulması için gerekli hukukî tedbirleri almışlardır. Bütün Osmanlı Padişahları bu konuda hassastırlar; ancak bunlardan II. Bayezid’e ait olan bir fermanın, sadeleştirilmiş metnini, sizlere takdim ederek, meseleyi bütün yönleriyle vuzuha kavuşturmak istiyoruz:

"1. Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde, açıkça şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefâhetin irtikâb edildiği görülmüştür. Ayrıca İslâm’ın şe’âirine ri’âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşru fiillerinden, bütün Müslümanların ve özellikle de âlimler ve sâlihlerin rahatsız olduğu bildirilmiştir.

3.  Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam gösteresiniz. Sen ki, sancak beğisin, kadılarsınız. Bizzat bu işin üzerinde durub kazanızdaki halka, şehirlerde, köylerde ve kasabalarda tekrar te’yîd ve tehdit ile yasak edesiniz.

4.  Bundan sonra hiç bir yerde, fâsıklar toplanıp açıkça günâh işlemeyeler ve İslâm’ın şe’âirine gereği gibi ri’âyet edeler.

5.  Sen ki, sancak beğisin, bu hususu görüp gözetip emrime aykırı hareket edenleri kâdî kararıyla hakkından gelip, şer’î hükümleri ve emirlerimi icra edesin. Şöyle bilesiniz ve alâmet-i şerife itimat edesiniz".

Osmanlı Padişahlarının bu yasaklarına ve şerî’ate karşı bu hassasiyetlerine rağmen, açıkça şer’î hükümleri çiğnemeleri nasıl düşünülebilir? Bu misâlden de anlaşılmaktadır ki, Osmanlı Padişahları hakkında söylenen "sarhoş" ve "aile hayatı berbat" gibi ithamlar, tamamen iftiradır ve belli bir vesikaya dayanmamaktadır.

Şunu da önemle belirtelim ki, bütün bu izahların yanında I. Bâyezid Han, II. Selim ve IV. Murad’ın gençliklerinde bazen içki kullandıkları, bir kısım Osmanlı kaynaklarında açıklanmaktadır. Zaten bizim meselemiz de bütün Osmanlı Padişahlarını ma’sum göstermek değildir21.

 

23. Yıldırım Bâyezid’in içki içtiği ve bu yüzden Molla Fenari tarafından şahitliğinin reddedildiği söylenmektedir. Bütün bu iddialar doğru mudur?

Bursa’da Ulu Cami’yi yapan, Emir Sultân Buhari’nin kayınpederi olan ve İslâm’a aykırı işlere mani olmadıklarından dolayı bazı kadıları cezalandırmaya kalkışan Yıldırım Bâyezid’in, bir içki mübtelâsı olduğu asla iddia edilemez. Ayrıca Molla Fenari veya Emir Sultân’ın, içki içtiği için Yıldırım Bâyezid’in şahitliğini kabul etmediği iddiası da doğru değildir. Belki Molla Fenari, bir konuda şahitliği arzu edilen Yıldırım’ın cemaatle namazı terk etmesinden dolayı şahitliğini kabul etmediği doğrudur. O da bunun üzerine sarayının yanına cemaatle namazı terk etmemek için yeni bir cami inşa ettirmiştir.

Acaba içki iddiası nereden çıkmıştır? Bir önceki soruda da ifade ettiğimiz gibi, Osmanlı Padişahları, Peygamberlerin masum olduğu gibi, tamamen masum insanlar değillerdir. Onların da günahları bulunabilir. Her musibet, bir cinayetin neticesi ve bir mükâfatın da mukaddimesidir. Dolayısıyla Ankara mağlubiyeti elbette ki bir musibettir.

Bunda kader-i ilahiye fetva verdirten hatalar mutlaka vardır. Ancak esir alınan Emir Sultân ve Molla Fenari, Timur’un Semerkand’a gidelim teklifine, manevi alemde, Osmanlı Devleti’nin 30-40 sene sonra yeniden şahlanacağını müşahede ettiklerinden, teklifi kabul etmediklerini Osmanlı kaynakları önemle kaydetmektedirler.

Asıl meseleye gelince, Osmanlı tarihleri ittifaka yakın bir şekilde, Osmanlı sultanlarının Osman Bey’den ta Sultân Murad zamanına kadar, kendileri içki içmedikleri gibi, kendi zamanlarında içki içilmesine de şiddetle karşı çıktıklarını ve bu dinî yasağı takip ettiklerini yazmaktadırlar. Hatta zamanın âlimleri, bu konularda gevşeklik gördükleri zaman, Sultân’ın kapısına gelerek, ’Eğer ma’rûfu emr ve münkerden nehy etmezsen, memleketinde durmayız’ derlerdi. Ancak Yıldırım Bâyezid devrinde bu işin biraz gevşediğini kaynaklar yazmışlardır. Bu, Yıldırım’ın içki içtiğini göstermez. Hatta bazı kaynaklar, Yıldırım Bâyezid’in Sırbistan Kralı Lazar’ın kızı Marya (Despina) Hanım ile evlendikten sonra, bu kadının Müslüman olmaması veya başka sebeplerle, az bir süre için de olsa, içki kullandığını, veziri Çandarlı Ali Paşa’nın bu konudaki ikaz görevini yapamadığını ifade etmektedirler.

Kısaca, Sırp Kralı, kızı Marya’yı Bâyezid’e göndererek Osmanlı Padişahını evvela manen yıkmayı ve sonra da cephede mağlup etmeyi planlamıştır. Maalesef geçici bir süre de olsa, bu planında muvaffak olduğunu kaydeden tarihçiler de bulunmaktadır. 1391’de bu kadınla evlenmiştir; ne zaman içki içmeye başladığı belli değildir; ancak hemen tevbe ederek Bursa Ulucami’yi inşaya başladığı ise, yine Osmanlı kaynakları tarafından açıklanmaktadır. Şayet geçici bir süre içki içmiş olsa bile, bu günahı açıktan yaptığını ve içkili sofralar düzenlendiğini söylemek mümkün değildir. Bu yüzden şer’an içtiğinin isbâtı da hemen hemen mümkün değildir. Bütün bunlar, bir değerli tarihçinin de ifade ettiği gibi, Çubuk Ovasındaki Ankara mağlubiyeti sebebiyle ileri sürülen tenkidler kabilinden de olabilir. Mağlubiyetin bir hatadan doğduğu noktasından hareket edilerek, bu sebep de dinî, siyasî veya malî konulardaki gevşekliğidir şeklinde de izah edilmiş olunabilir.

 

Neşri, Kitâb-ı Cihân-nümâ, c. I, sh. 332-333;

Lütfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, sh. 45;

Âli, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 99-100, 103-105, 109;

Solakzâde, sh. 51-91;

İsmail Belîğ-i Bursevî, Tarih-i Bursa (Güldeste-i Beliğ), İstanbul 1286, sh. 25;

Hüseyin Hüsameddin, "Molla Fenan", TTEM, nr. 18(95), sh. 368-384; nr. 19(96), sh. 148-158;

VVİttek, Paul, "Ankara Bozgunundan İstanbul’un Zaptına (1402-1455)", Çev. İnalcık, Halil, Belleten, c. VII, sayı 27 (1943), sh. 565;

Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 89-90; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, 260-323; Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, sh. 7-10;

Öztuna, Türkiye Tarihi, c. II, sh. 306-352; Devletler ve Hanedanlar, c. II, sh. 110-112;

Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı, c. I, sh. 22-25

 
Kaynak : Prof.Dr. Ahmet Akgündüz - Sorularla Osmanlı
Sitemiz bilgilendirme amaçlıdır, kesinlikle ticari bir amaç gütmemektedir.
Bu sayfa En iyi 1024x768 boyutlarında Görüntülenmektedir. E-Tarih.org - Farkedermi@WebTeam