sorularla osmanlı

Ana Sayfa
Biyografiler Tarih Sözlüğü Haberler Makaleler Görüş ve Önerileriniz Kütüphane Linkler Arama Kaynakça

Silahlar Sorularla Osmanlı Tarihi Eserler Tablolar Osmanlıca Sözlük
Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kere daha yaşamak zorunda kalırlar   George Santayana

Sorularla Osmanlı
Osmanlı Devleti’nin Arapları zorla hâkimiyeti altına aldığı ve onları sömürdüğü iddia edilmektedir. Bu iddiaların aslı ve esası var mıdır?

Maalesef bu tür iddialar, ilmî olmaktan ziyade siyasîdir. Osmanlı Devleti’nin idaresi altında asırlarca yaşayan topraklar üzerinde iktidarı elinde bulunduran siyasî güçler kendi suiistimallerini örtmek için böyle bir propagandaya baş vurmaktadırlar. Osmanlı Devleti, zorla ve zulümle hâkimiyetini mazlum milletlere kabul ettiren bir imparatorluk değildir. Belki, Müslümanların ve gayrimüslimlerin, eski tâbirle istimâlet ile yani kendi meyil ve arzularıyla, adaletinden ve huzurundan istifade etmek gayesiyle hâkimiyeti altına girmeyi arzuladıkları ve vardıkları her yere i’lâyı kelimetullah gayesiyle ayak basan bir İslâm devletidir. Altı yüz sene yaşayan bir devletin elbette haseneleri de seyyieleri de olacaktır. Ancak kaderi ilâhinin bu kadar uzun seneler yaşamasını takdir ettiği bu devletin, hasenatı herhalde seyyiâtına gâlibdir. Balkanlardaki bazı Hıristiyan gruplara, kiliselerde yaptıkları âyinlerde papazlar tarafından şöyle duâ ettirildiğini, Amerika’da araştırma yapan bir arkadaşım, kilise kayıt defterinin orijinalinden bir müzede bizzat okumuş ve bize nakletmişti. "Ya Rab! Bize de Osmanlı hâkimiyetinin altına girmeyi nasib et ki, dinimizi huzur içinde yaşayalım". O halde Osmanlı Devleti, kılıca dayalı ve sömürgeci bir imparatorluk değil, eşine tarihte ender rastlanacak olan bir İslâm devletidir. Burada Muhammed Abduh’un şu sözlerini zikr etmeden geçemeyeceğiz (Padişah Abdulhamid’e yazdığı bir layihada diyor):

 

"İtikad ediyorum ki, bu zamanda imanın şartlarının birincisi Allah’a imandır. İkincisi Peygamber’e imandır. Üçüncüsü de, Osmanlı Devleti’nin bekasına imandır. Zira bu devlet yıkılırsa, Alemi İslâm perişan olacak ve sahipsiz kalacaktır.".

Mesela Kuzey Afrika’da, XVI. asrın ilk çeyreğinde Mağrib ülkeleri Hıristiyan istilasına maruz kalmış ve kendi devletleri zayıf düşmüştür. Bir tımarlı sipahinin çocukları olan Oruç Reis ve Hızır Reis de, bu bölgeye Fâtih zamanında gelmişler ve yerleşmişlerdir. Bahadır kardeşler, kısa zamanda Hıristiyanları durdurma ve iç ihtilafları önlemek üzere gayret göstermişler ve bunda da muvaffak olmuşlardır. Avrupalılar’ın Mağrib Müslümanlarını canavar gibi parçalamayı beklediğini çok iyi bilen Cezayirli Müslümanlar ve bunları birliğe davet eden Oruç ve Hızır kardeşler çareyi Osmanlı Sultânı Yavuz Sultân Selim’e mektup yazmakta bulmuşlardır. Mektubun gayesini tek cümleyle özetlemek mümkündür;

"Biz Osmanlı Devleti’ne tâbi olmayı ve o devletin bir vilayeti olarak kalmayı istiyoruz. Mümkünse Hızır Reis’i de bize Beylerbeyi (vali) olarak tayin ediniz".

Kuzey Afrika veya bir diğer adıyla Mağrib yani Batı Arap Aleminin Yavuz’a ve Kanunî’ye mektuplar göndererek, Osmanlı Devleti’nin şemsiyesi altına girmeyi can ü gönülden istedikleri gibi, Muhammed Harb ve Abdülcelil EtTemîmî’nin konuyla ilgili araştırmaları, Ortadoğu’daki Araplar açısından da durumun aynı olduğunu ortaya koymaktadır:

Evet! Doğudaki Araplar da tıpkı Mağrib’dekiler gibi, Osmanlı Devleti’ni davet etmişler ve onlara merhaba demişlerdir. Bu durum, Mısır fethinden kısa zaman öncesinden değil, belki çok daha evvel başlamıştır. Özellikle Mısır’daki Müslüman ahali, İslâm’ı tatbik eden kuvvetli bir devlete tabi’ olmayı başından beri istemektedir. Ortadoğu’daki Araplar, tıpkı Mağribliler gibi, Osmanlı Devleti’ni, kendilerini Memlüklü devletinin zulmünden kurtaran bir kurtarıcı olarak görmüşlerdir.

Abdullah bin Rıdvan "Tarihi Mısır" adlı eserinde, Mısır âlimlerinin, Mısır’a gelen Osmanlı sefiriyle gizliden gizliye görüştüklerini ve ona Sultân Gavri’nin şervi şerife muhalif hareket ettiğini şikâyet ettiklerini ve kendilerinin Osmanlı sultanının Mısır’ı fethetmesini beklediklerini ifâde eylediklerini kaydetmektedir. Suriye bölgesi de Mısır’dan farklı değildir. Mısır’dan yola çıkarak Şam’a gelen ve oradan da Haleb’e varan Kansu Gavri’nin Haleb girişinde, çocukların "Yüce Allah sana yardım eylesin ey Sultân Selim" sesleriyle şaşkına döndüğünü tarihçiler kaydetmektedir.

Burada Halep âlimleri, kadıları ve halkın ileri gelenleri tarafından kaleme alınan ve Yavuz Sultân Selim’e takdim edilen bir arîza yani dilekçeyi de değerlendirmek istiyoruz. Muhammed Harb tarafından özeti Arapça’ya tercüme edilen bu belgenin aslı, Topkapı Sarayı’nda bulunmaktadır. Gerçekten Yavuz’un seferi öncesinde, Halep’te âlimler, kadılar, a’yânlar, eşraf ve ileri gelenler bir araya gelmişler ve kendi durumlarını aralarında tartışmışlardır. Neticede dört mezhebin kadısının ve şehrin ileri gelenlerinin, bütün halka vekâleten bir arîza yazmalarını ve arızada Osmanlı Sultânı Selim’e hitaben istediklerini dile getirmelerini kararlaştırmışlardır. Alınan kararlara göre, Suriye halkı Memlûklu zulmünden bıkmıştır. Memlûklu idarecileri şervi şerife muhalefet etmektedirler. Sultân Selim, Memlûklu saltanatına son vermek isterse, Suriye halkı kendisine hoş geldiniz demeye hazırdır. Kendisini karşılamak üzere Anteb’e kadar geleceklerdir. Bununla da yetinilmeyerek Yavuz’dan güvenilir bir vezirini kendilerine idareci olarak göndermesi istenecektir. Nitekim Şah İsmail’e açıkça destek verdiğinden dolayı, Osmanlı hukukçuları, Memlüklülere harp açılabileceğine dair fetvalar neşretmişlerdir. Bu fetvaları Ali’nin Tarihinde görmek mümkündür.

Mazide İslâm’ın iki bahadır kahramanı Araplar ve Türkler, elele vererek, Kur’ân’ın sadâsını aktârı âlemde en yüksek gür sadalanyla herkese duyurmaya çalışmışlardır. "İnşâallah yine, Araplar, ümitsizliği bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakiki bir tesânüd ve ittifak ile elele verip, Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilan edeceklerdir".

 

Âli, Künh’ülAhbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 258/ab;

Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, nr. 6456; E11634;

Abdullah bin Rıdvan, Tarihi Mısır, Bâyezid Kütp. Yazma nr. 4971, vrk. 97/a100/a;

Muhammed Harb, ElOsmâniyyûn, Beyrut 1989, sh. 168171;

Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.II, sh. 364 vd.; BA, YEE, nr. 3893553/510;

Akgündüz Belgeler Gerçekleri Konuşuyor IV, 5. Baskı, İstanbul 1997, c. I, sh.162 vd.; c. II, 3039;

 
Kaynak : Prof.Dr. Ahmet Akgündüz - Sorularla Osmanlı
Sitemiz bilgilendirme amaçlıdır, kesinlikle ticari bir amaç gütmemektedir.
Bu sayfa En iyi 1024x768 boyutlarında Görüntülenmektedir. E-Tarih.org - Farkedermi@WebTeam