sorularla osmanlı

Ana Sayfa
Biyografiler Tarih Sözlüğü Haberler Makaleler Görüş ve Önerileriniz Kütüphane Linkler Arama Kaynakça

Silahlar Sorularla Osmanlı Tarihi Eserler Tablolar Osmanlıca Sözlük
Onur, erdemin armağanıdır   Cicero

Sorularla Osmanlı
Kanunî Sultân Süleyman’a Kanunî denmesinin sebebi nedir? Bazı kimseler, şer’i şerifi terk ederek Avrupa’dan kanunlar almasından dolayı bu isimle yâd edildiğini söylemektedirler. Bu iddianın aslı nedir?

Hem ilim adamlarımızdan ve hem de diğer okuyucularımızdan aldığımız bir önemli soru, üç ciltte toplam 200’e yakın kendi devrinde hazırlanan Kanunnâme neşrettiğimiz Sultân Süleyman’ın "Kanunî" unvanıyla alakalıdır. Bir kısım okuyucular, doğrudan bu unvanın verilişinin sebebini sorarken, bir kısmı da, "islâm hukuku yani şer’î hukukun hükümlerini bir tarafa bırakıp kendi iradesiyle kanun yaptığından dolayı mı bu unvanı almıştır?" diye soruyorlar. Hatta bir kısım okuyucularımız, büyük İslâm âlimlerinin bu meseleden dolayı, Kanunî’ye diğer Padişahlar gibi sıcak bakmadıklarını ifade ederek Osmanlı Kanunnâmelerinin I. Cildinde naklettiğimiz ve uzun uzadıya izahını yaptığımız. Zenbilli Ali Efendi’ye ait şu hakikatli fıkrayı dile getirmektedirler:

"Sultân Süleyman Kanunî, kesretli Kırkçeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: Hilâfı şerîat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir pisledin ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse, yüz senede temizleyemez".

Bu suallere kısa da olsa cevap vermek, yerinde olsa gerektir.

Evvelâ, şunu belirtelim ki; Sultân Süleyman’a "Kanunî" unvanının verilmesinin asıl ve birinci sebebi, Fâtih, II. Bâyezid ve Yavuz zamanında, İslâm Hukukunun ülü’lemre tanıdığı sınırlı yasama yetkisi kullanılarak hazırlanan ve daha evvel neşrettiğimiz Kanunnâmeler tedvîn edilmiş olsa da, İslâm ve dolayısıyla Osmanlı Hukuk tarihinde, sınırlı yasama yetkisini kullanarak en çok ve en muntazam kanunların, Sultân Süleyman zamanında tedvîn olunmasıdır. Gerçekten de, en çok ve en derli toplu kanunlar, gelmiş geçmiş Padişahlar içinde, Sultân Süleyman zamanında hazırlanmıştır. Nitekim onun devrinde hazırlanan kanunnâmelerin, 12 ciltlik Osmanlı Kanunnâmeleri adlı eserimizin üç cildini teşkil etmesi ve 200’den fazla muntazam Kanunnâmenin bulunması da, bu dediklerimizi te’yîd eylemektedir.

Saniyen, bir kısım büyük İslâm âlimlerinin fevkalâde bir latife üslûbu içinde de olsa, Avrupa’dan bazı kanunları getirdiği için Sultân Süleyman’ı tenkit etmeleri, onun bu unvanının, şer’î kanunlara aykırı ve kendi iradesiyle bazı Avrûpâî kanun vazr etmesinden kaynaklandığı kanaatini, bazı ehli imânda doğurmuş bulunmaktadır. Hemen şunu ifade edelim ki, Zenbilli’nin biraz evvel naklettiğimiz sözü, bir lâtifedir; ancak bir hakikati da tazammun etmektedir. O hakikat da şu olsa gerektir: Kanunî Sultân Süleyman, açıktan şerîata aykırı kanunlar hazırlatmamıştır; ancak şer’îliği tartışmalı olan bazı meselelerde, Ebüssuud gibi, büyük İslâm hukukçularının fetvalarına dayanarak ve İslâm Hukukunun kendisine tanıdığı sınırlı yasama yetkisini kullanarak, kanun hükümleri ortaya koydurtmuştur. İslâm Hukukunda râcih kavil vardır; mercûh kavil vardır. Sultân Süleyman, bazı konularda, asrın maslahatlarını da göz önüne alarak, Ebüssuud gibi âlimlerin kanaatiyle, mercûh yani zayıf olan görüşü, râcih yani kuvvetli olan bir görüşe tercih yolunu ihtiyar eylemiştir. Şerlliği tartışılan bu meseleler arasında, asrımızda bir kısım insanlarımızın, meselenin aslını bilmeden "Osmanlı Devleti’nde de faiz vardı" demelerine sebep teşkil eden "mıTâmelei şer’îyye" mevzuu; mîrî arazinin ve icâreteynli vakıfların sınırsız süreli kira akdiyle işletmeye verilmesi; bazı esaslarının şerîata açıkça aykırı olmayacak şekilde Avrupa esnaf kaidelerinden alınmış olması mümkün olan gedik müessesesi; kalpazanlar, cinsî sapıklar ve benzeri cemiyet hayatını bozan suçları işlemeye devam edenlerin ta’zir bilkatl yetkisine dayanılarak idam edilmesi ve irsâdî vakıflar da denilen tahsisat kabilinden vakıflar bulunmaktadır. Bütün bunlarda, tamamen müftülerin fetvalarına dayanan Sultân Süleyman’ın açıkça şerîata muhalif bir hükmü kanun haline getirttiği söylenemez. Ancak zayıf görüşlerin kabulü; zaruret veya âmme maslahatı gibi esâsları bazan bilmeyerek veya ilim adamlarının vasıtasıyla suiistimal ettiği ve dolayısıyla zımnen şer’î hükümlere aykırı davrandığı da muhtemel ve mümkündür; zira Kanunî ma’sûm değildir.

Şunu da hatırlatalım ki, tatbikattaki gayrı meşru1 tasarrufları, Osmanlı Hukukuna mal etmek mümkün olamaz.

Bütün bunları yaparken de, şerîata karşı muhalefet olmaması için titiz davrandığını; manevî mes’ûliyetten kurtulmak gayesiyle, vefatı anında Ebüssuud’dan aldığı fetvaların kendisiyle beraber defnedilmesini vasiyet eylediğini ve en önemlisi de kendi devrindeki kanunları kendisi değil, zamanındaki Ebüssuud gibi İslâm âlimlerinin hazırladığını da burada hatırlatmak istiyoruz.

Şunu da hatırlatalım ki, bu sayıları 200’ü geçen Kanunnâmeler, Osmanlı Hukuk sisteminin tamamı değildir. Belki %10’u bile değildir. Zira Osmanlı Hukuk sisteminin %90’ı, fıkıh kitaplarında ifadesini bulan şervî hükümler yani şerfattır. Kanuni döneminde de durum böyledir.

Üçüncü olarak, Kanuni unvanının verilmesine sebep, kanunların hiç bir fark gözetilmeksizin herkese âdil bir şekilde onun zamanında tatbik edilmesindendir. Nitekim Kanunnâmesinde yer alan şu madde bu konuda iyi bir delil teşkil eder:

"Cinayetler karşılığında vaz’ olunan cezalar konusunda kaide sabit oldu ki, sipahi, ra’iyyet, şerif, vazî’, denî ve mücrim arasında müşterektir ki, her kim ki bu suçlardan birisi ile mücrim ola, mukabelesinde ta’yin olunan ceza ile cezalandırılır"83.

 

Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IV (1780), c. V (1774), c. VI (1812) ve c. VII (1214 arası);

Ayrıca bkz. Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, 238 vd.; c. V, sh. 5 vd.;

Mesela mîrî arazi için bkz. Damad, Mecma’ulEnhür, c. I, sh. 672673;

Zenbilli Ali Efendi’nin bir fetvası için bkz. Süleymaniye kütp. İsmihan Sultân, nr. 223, vrk. 16 vd.;

Kantemir, c. I, sh.248249

 

 

84. Kanuni zamanında ve diğer dönemlerde Osmanlı Devleti’nin resmi hamr adıyla şaraptan vergi aldığını ve hatta bazan meyhane resminin de alındığını görüyoruz. Acaba içki caiz mi görülmektedir ki, bu çeşit resimler alınmaktadır? Bazı kimselerin Kanuni’ye isnad ettiği içki içtiği iddiası doğru mudur?

 

 

Kanuni, içki içmeyen ve bilakis takva ile hayatını devam ettiren bir devlet adamıdır. Bu konu, İslâm hukukundaki hükümler bilinmeden istismar edilen bir konudur. Meselenin esası da şudur:

A)  İslâm Hukukuna göre sarhoşluk veren bütün içkiler haramdır ve Osmanlı Devleti de bu yasağı şiddetle uygulamıştır. Ancak gayri müslim vatandaşların belli kayıt ve şartlar altında kullanmalarına müsaade edilmiştir. Bu sebeple, İslâm Hukukunun getirdiği şartlar dahilinde Osmanlı ülkesinde de hamr ve benzeri içkiler satılabilecek ve gayri   müslimler   tarafından   kullanılabilecektir.   Hatta   devletin   sınırları   içinde,   gayri müslimlerin eğlenebilecekleri ve içki içebilecekleri meyhaneler de açılabilecektir. Bütün bunların tek şartı, Müslümanlara zarar verir hale gelmemesidir. Mesela ancak nüfusunun kahir ekseriyeti gayri müslim olan mahallelerde satılabilmekte ve meyhane açılabilmektedir. Osmanlı Devleti’nde Müslümanların ve gayri müslimlerin mahallelerinin ayrı ayrı olmasının bir sırrı da budur.

B)  Müslümanlar için caiz olmasa da, gayri müslimler için belli şartlarla serbest bırakılan içki ve domuz gibi mallardan (gayri müslimlere göre maldır; Müslümanlara göre mal kabul edilmemektedir), İslâm devleti vergi alabilecektir. Özellikle Hanefi hukukçuların içtihadı bu şekildedir. İşte Osmanlı Devleti de özellikle İmam Züfer’in içtihadını esas alarak, gayrı müslimlerin ürettikleri şaraplık şireden ve hamr ve benzeri içkilerden şire resmi veya hamr resmi denilen bir vergi almıştır. 1591 yılından itibaren içkiden alınan vergiye zecriye resmi denmiştir. Nitekim Osmanlı Devleti domuzlardan da resmi hınzır veya canavar adıyla vergi almıştır.

C)  İçkiden alınan bu vergiler Hamr Emâneti Mukata’atı denilen bir maliye dairesi tarafından tahsil edilmiştir. Hatta Kanuni Sultân Süleyman, gayri müslimlerce açılan meyhanelere Müslümanların da gitmesinden ve de bazı Müslümanların yasak olarak içki kullanmaya başlamasından dolayı, Hamr Emâneti Mukata’asını kaldırmış, Osmanlı sınırlarına sokulan içkilere ve bunların üretimine ciddi yasaklar getirmiştir. Bu arada içki içildiği ve gayri meşru fiiller yapıldığı gerekçesiyle bütün meyhaneler ve kahvehaneler kapatılmıştır. Ancak daha sonra bu yasaklar II. Selim zamanında kaldırılmış ve gayri müslimlere müsaade edilmiştir. III.  Selim zamanında yeniden tanzim olunan zecriye resminin tahsili de yeni esaslara bağlanmıştır.

D)  O halde Osmanlı Devleti’nde hamr ve benzeri içkilerden vergi alınması veya bu vergilerin tahsili için maliye daireleri teşkil olunması yahut da gayri müslimlere meyhane açmaya ve içki ticâreti yapmaya müsaade edilmesi, Müslümanların ve hele hele içkiyi gayri müslimlere bile yasaklayan Kanuni gibi bir devlet adamının içki içmesi manasına gelmez ve böyle bir iddia kesinlikle doğru değildir84.

 

Kâsânî, Bedâyi’u-sSanâyl’, II, sh. 38;

Heyet, El-Fetâva’l Hindiyye I VI, Beyrut 1400/1980, c. I, sh. 183;

Zeydan Ahkâm’üz-Zimmiyyîn, sh. 187188;

Âli, Künh’ülAhbâr, Es’ad Efendi, nr. 2162, vrk. 361/b363/a;

Abdurrahman Vefik Bey, Tekâlif Kavâ’idi, İstanbul 1328, c. I, sh. 34; II, sh. 403-405;

Solakzâde, sh. 584-585

 
Kaynak : Prof.Dr. Ahmet Akgündüz - Sorularla Osmanlı
Sitemiz bilgilendirme amaçlıdır, kesinlikle ticari bir amaç gütmemektedir.
Bu sayfa En iyi 1024x768 boyutlarında Görüntülenmektedir. E-Tarih.org - Farkedermi@WebTeam