Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
BLOKLARDA YAPI DEĞİŞİKLİĞİ
  Batı Bloku Gelişmeleri
      1958 Berlin Buhranı
  » Üst Konu
1958 Berlin Buhranı
Fransa'nın NATO'dan Uzaklaşması
Küba Füzeleri Buhranı
NATO'nun Güney-Doğu Kanadında Çatlama
U-2 Hadisesi
Vietnam Savaşı ve Batı

 
1958 Berlin Buhranı

 

Sovyet hükümeti 27 Kasım 1958 de, Amerika, İngiltere ve Fransaya, yani Berlin'de işgal devleti olarak yetki ve sorumlulukları bulunan üç Batılı devlete birer nota vererek, savaşın sona ermesinden on üç yıl geçtiği halde, Berlin şehrinin hala işgal altında tutulmasının bir anakronizm teşkil ettiğini, Batılı devletlerin Berlin'de bulunmalarının Doğu Almanya'nın güvenliğini ihlal ettiğini ileri sürerek Batılı devletlerin 6 ay içinde askerlerini Batı Berlin'den çekmelerini istedi. Notaya göre, Batılılar bunu yapmadıkları takdirde Sovyet Rusya Berlin üzerindeki bütün yetki ve sorumluluklarını Doğu Alman Hükümetine devredecek ve o zaman Batılılar işlerini Doğu Alman hükümeti ile halletmek, yani açıkçası, Doğu Alman hükümetini tanımak zorunda kalacaklardı. Yine Sovyet notasına göre, dört devletin Berlin'den çekilmesinden sonra, Berlin şehri Birleşmiş Milletlerin de gözetimi altında bir "serbest şehir" olmalıydı.

   Birincisinden on yıl sonra patlak veren ve dört yıl sürecek olan ikinci Berlin Buhranı bu şekilde ortaya çıkmış olmaktaydı. Fakat mesele sadece Berlin'in dar çerçevesini ilgilendiren bir meseleden ibaret değildi. Sovyet notasının da üstü kapalı bir şekilde işaret ettiği gibi, meselenin esası, Doğu Almanya'nın Batılılar tarafından da tanınması idi ki, bu ise Doğu-Batı münasebetlerinin geniş çerçevesini ilgilendiriyordu. Bu sebepten, Berlin Buhranı diye başlayan gelişmeler, kısa sürede, bir Doğu-Batı gerginliğine dönüştü.

  Esasında, Sovyet basın ve yayın organları son bir kaç yıldır Berlin konusunu zaman zaman deşeleyip, Berlin'in işgal statüsüne son verilmesi gerektiğinden söz etmekte idiler. Fakat 1956 Polonya ve Macar ayaklanmaları ve Doğu Bloku içindeki sarsıntılar ve 1957-1958 Orta Doğu buhranları Sovyet Rusyayı bir hayli meşgul ettiği için, Berlin meselesini ortaya atmaya cesaret edememişti. 1958 yılı sonlarında meseleyi, bir hayli sert bir şekilde Batılıların önüne sürmesinde ise, milletlerarası konjonktürün Batılıların aleyhine bir durum göstermesi büyük rol oynamıştır. 1955-1958 arasında peşpeşe patlak veren Orta Doğu buhranları Batılıların dünyanın bu bölgesindeki prestiji için menfi bir tesir yapmıştı. Uzak Doğu'da ise Çin ile Amerika arasındaki  adeta düşmanlık münasebetleri en yüksek seviyesinde bulunuyordu. Sovyetleri devamlı şekilde rahatsız eden Batı Berlin hikayesine son vermek için şartlar Sovyetlere çok müsait görünüyordu. Bu sebeple, Doğu-Batı gerginliğini, Berlin yüzünden, istemeyerek de olsa tekrar Avrupa sahnesine getirdiler.

   Batılıların Batı Berlin'de bulunmaları politik ve stratejik bakımdan Sovyetleri ve Doğu Almanyayı rahatsız ettiği gibi, Batılıları Berlin'den atmak istemelerinin bir başka sebebi daha vardı. Doğu Berlin'de hayat şartlarının gayet kötü gitmesine karşılık, Batı Berlin, her gün gelişen ekonomisi ile, Doğu Alman komünizminin ortasında bir refah adası gibi duruyordu. Üstelik, Doğu Berlin'de komünizm bütün baskısı ile devam ederken, Batı Berlin tam manasiyle hür ve demokratik bir idareye sahipti. İşte bu iki faktör, Doğu Almanya'dan Batı Almanya'ya kaçışları tahrik etmekteydi ve Doğu Berlin ile Batı Berlin arasındaki sını, bu kaçışların en yoğun olduğu bir kapı idi. Sovyetler bu kapıyı kapamanın yolunu, Batılıları Berlin'den çıkarmakta görüyorlardı. Zira bu kaçışlarla, Doğu Almanya'nın yetişmiş ve kalifiye insan gücü azalmaktaydı. Mesela, Doğu Almanya'dan Batı Almanyaya ve fakat bilhassa Batı Berlin'e kaçan Almanların sayısı 1957 yılında 261.622 ve 1958 yılında da 204.061 kişi olmuştur. 1958 Temmuzunda 19.000 kişi ve Ağustos ayında da 21.500 kişi Doğu Berlin'den Batı Berlin'e kaçmıştır. İşin asıl mühim tarafı, Ocak-Ağustos 1958 döneminde Batı Berlin'e sığınan doktorların sayısının, bütün Doğu Almanya'da çalışan doktorların % 6'sını teşkil etmesiydi. Keza, bu kaçanlar arasında pek çok profesör, üniversite rektörü ve dekanlar da bulunuyordu. Bu rakamlar Sovyetlerin neden Batı Berlin'den rahatsız olduklarını gayet açık bir şekilde anlatmaktadır.

   Sovyetlerin 27 Kasım 1958 tarihli notası, NATO Bakanlar Konseyi'nin Aralık ayı toplantısında tartışıldı. 16 Aralık'da yayınlanan bildiride, Berlin meselesinin ancak Almanya'nın birleştirilmesi gibi bir meselenin tümü içersinde ele alınabileceği ve Almanya meselesinin de Avrupa güvenliği ve Avrupa'da silahsızlanma gibi geniş bir çerçevenin unsuru olduğu, bu sebeple Batılıların bütün bu geniş meseleleri Sovyet Rusya ile müzakereye hazır oldukları bildirilmekteydi. Amerika, İngiltere ve Fransa'nın, Sovyetlerin 27 Kasım notasına 31 Aralık 1958 de verdikleri cevap, bu NATO bildirisinin esaslarını ihtiva ediyor ve ültimatom tehdidi ile müzakere masasına oturmayacaklarını bildiriyorlardı.

   Sovyetlerin 10 Ocak 1959 notaları ile üç Batılı devlete verdikleri cevap, esas itibariyle Berlin meselesinin çözümü üzerinde durmakla beraber, notaya bir de Almanya ile yapılacak barışa ait 48 maddelik bir antlaşma tasarısı eklenmişti. Sovyetler yine Berlin'in tümünden bütün işgal kuvvetlerinin çekilmesini ve Berlin'in "askersizleştirilmiş serbest şehir" olmasında ısrar ederlerken, teklif  ettikleri barış antlaşması tasarısı, Doğu ve Batı Almanya ile ayrı ayrı barış yapılmasını ve iki Almanya'nın zamanla birbirine yaklaşarak birleşmenin bir oluşum içinde gerçekleşmesini öngörmekteydi. Berlin'i de ayrı bir statü olarak gözönünde tutack olursak, Sovyetler bir bakıma üç parçalı bir Almanya veya üç Almanya teklif etmekteydiler. Yine tasarıya göre, her iki Almanya da hiç bir ittifak sistemine katılamıyacak ve Oder-Neisse sınırının ötesinde hiç bir toprak talebinde bulunamıyacaktı. Bu son hüküm de Polonyayı korumaktaydı.

   Üç Batılı devlet 16 Şubatta verdikleri cevapta, bütün bu konuların tartışılması ve müzakeresi için dört devlet dışişleri bakanlarının toplanmasını teklif etti. Sovyetler ise 2 Martta, dışişleri bakanları toplantısı yerine dörtlü "zirve" toplantısı teklif ettiler. Batılılar Dışişleri Bakanları toplantısında ısrar ettiler. Bu arada İngiltere Başbakanı Harold Macmillan 21 Şubat-3 Mart 1959 tarihleri arasında Moskova'yı ziyaret ederek Sovyet liderleri ile görüştü ve bilhassa Kruşçev'i yumuşatmaya muvaffak oldu. Şöyle ki, Kruşçev kendilerinin, "Berlin serbest şehri" teklifi ile barış anlaşması teklifinin de müzakeresi, dışişleri bakanları toplantısının iki-üç aydan fazla sürmemesi ve bu toplantıdan sonra bir "zirve" toplantısı yapılması şartiyle, bir dışişleri bakanları toplantısına razı oldu.

   Dört Dışişleri Bakanları toplantısı, biri 11 Mayıs-20 Haziran 1959, ikincisi de 13 Temmuz-5 Ağustos 1959 olmak üzere iki safhada Cenevre'de yapıldı. Fakat haftalarca süren tartışmalardan hiçbir netice çıkmadı.

   Dışişleri Bakanları Konferansı'nın birinci safhasında, üç Batılı devlet "Avrupa Barış Planı" adı ile bir plan ortaya attılar. Bu planın hareket noktası Almanya'nın birleştirilmesi idi. Buna göre, Almanya dört safhada birleştirilecekti. Bunun için de önce bir komite kurulacak ve bu Komite bir yandan iki Almanya arasındaki temasları geliştirmeye çalışırken, bir yandan da, bir seçim kanunu hazırlayacaktı. Bu kanun çerçevesinde, her iki Almanya'da da hür ve serbest seçimler yapılacak, bu seçimlerle bir Kurucu Meclis teşkil edilecek ve bu Kurucu Meclis birleşik Almanya'nın anayasasını hazırlayacaktı. Keza, Sovyetlerin endişelerini bertaraf etmek için de Almanya'nın silahsızlanması esas alınacaktı.

   Sovyet Dışişleri Bakanı, Doğu Almanya'nın varlığına son veren böyle bir planı kabul etmedi ve kendilerinin 10 Ocak notalarına ek olarak sundukları barış antlaşması tasarısı üzerinde ısrar etti.

   İkinci safha daha yumuşak bir hava içinde geçti. Batılılar Almanya meselesini bir kenara koyup, sadece Berlin konusunda bir anlaşmaya gitmek istedilerse de, Sovyetler, başlangıçtaki görüşlerinde olduğu gibi, Berlin meselesini Doğu Almanya'ya bağlayınca bundan da bir netice elde edilemedi.

   Mamafih, Konferansın ikinci safhasında, havayı yumuşatacak gelişmeler oldu. Mesela Sovyetler, Berlin konusunda Batılıların Doğu Almanya ile bir anlaşma imzalamaları hususunda artık herhangi bir mühlet, bir süre vermiyorlardı. Dahası, bu sırada Sovyet-Amerikan münasebetlerinin bir bahar havası geçirmesidir. Zira, New York'daki Sovyet Sanayi Sergisini açmak üzere Amerikaya gelmiş olan Sovyetler Birliği Komünist Partisi Prezidyum (Politbüro) üyesi Frol Kozlov vasıtasiyle, Amerikan hükümeti Kruşçev'i Amerikaya davet etti. Aynı anda, Moskova'daki Amerikan Sanayi Sergisini açmak üzere de Başkan Yardımcısı Richard Nixon Moskova'ya gitmişti.

   1959 Temmuz ayında artık Berlin meselesinin kriz şartlarından sıyrıldığı söylenebilir. Kruşçev'in 15-27 Eylül günlerindeki Amerika ziyareti bu rahat atmosferde yapıldı. Kruşçev'in Amerika içinde yaptığı geziler devamlı televizyonlardan canlı olarak naklen verilmiş ve Kruşçev, espileri ve hazır-cevaplılığı ile Amerikan kamu oyunda bir hayli sempati toplamıştır.

   Kruşçev 25 ve 26 Eylül günlerinde de Başkan Eisenhower ile Camp David'de görüşmelerde bulundu. Yayınlanan bildiride bilhassa iki nokta dikkati çekiyordu. Birincisi, taraflar aralarındaki anlaşmazlıkları barışcı metodlarla ve müzakere yoluyla çözeceklerdi. İkincisi, Berlin konusunun, ilgili bütün tarafların çıkarlarına uygun olarak, müzakereler yoluyla çözümünde mutabık kalındığı idi. Camp David'de Eisenhower-Kruşçev buluşması, Sovyet-Amerikan münasebetlerine bir yumuşama (detente) getirmekle beraber, Kruşçev'in daha önce şart koştuğu, dörtlü zirve toplantısını düzenlemek hemen mümkün olmadı. Çünkü, hem Vaşington ve hem de Moskova, kendi kamplarında bir takım problemlerle karşılaştılar. Moskova'nın problemi Pekin'di. Sovyet-Amerikan "detente"ını Pekin bir türlü hazmedemiyordu. Amerika'nın başına da bir de Gaulle meselesi çıktı.

   Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle'ün bu sırada çelişkili bir tutum içine girdiği görülmektedir. Başkan de Gaulle, bir yandan Amerikayı Sovyetlere karşı yumuşak davranmakla itham ederken, beri yandan da Vaşington-Moskova mihverini kırmak amacı ile, 1959 Ekiminde, Kruşçev'i Aralık ayında Fransayı ziyarete davet etti. Fransa, Amerika'nın peşinden gitmeyi reddedip, şimdi "ben de varım" demek istiyordu. Fransa'nın bu davetini Kruşçev, ziyareti 1960 Martında yapmak üzere kabul ettiyse de, ancak 1960 Mayısında zirve konferansı için Paris'e gelebildi.

   De Gaulle Berlin ve Almanya meselesinde o kadar sert ve "bükülmez" bir tutum içinde idi ki, Sovyetlere taviz verilmesinin karşısına çıkıyordu ve 1959 yılı başında Paris'teki Sovyet büyükelçisi kendisine tehditkar bir dille konuştuğu zaman da, büyükelçiye şöyle diyordu: "Pekala sayın büyükelçi, anlaşılıyor ki beraber öleceğiz".

   Başkan de Gaulle, Federal Almanya Başbakanı Konrad Adenauer'de de bir destek buldu. Çünkü Adenauer de Amerikayı yumuşaklıkla itham ediyor ve Sovyetlere taviz verilmeyip, sert ve kararlı davranılmasını istiyordu.

   Bütün bu sebeplerle, dörtlü zirvenin ancak 16 Mayıs 1960 da Paris'te yapılması kararlaştırılabildi. Fakat bu sefer de yeni bir hadise patlak verdi. Adana'daki İncirlik üssünden kalkan ve Amerikalılara ait bir U-2 casus uçağı, Pakistan üzerinden Sovyet topraklarına girdiği bir sırada, 1 Mayıs 1960 günü Sovyetler tarafından düşürüldü. Bu hadise, Amerika ile Sovyet Rusya arasında yeni bir krizin doğmasına sebep oldu.

   Biraz aşağıda açıklayacağımız bu hadise, başlangıçta zirve toplantısına tesir etmemiş göründü. Başkan de Gaulle'ün evsahipliğindeki bu toplantı, 16 Mayısta, Amerika Başkanı Elsenhower, Sovyet Rusya Başbakanı Kruşçev ve İngiltere Başbakanı Harold Macmillan'ın katılması ile Paris'te Elysee sarayında açıldı. İlk sözü Kruşçev aldı ve önceden hazırladığı konuşmasını yaptı. Konuşmasında, U-2 hadisesinden dolayı Eisenhower'in özür dilemesini, suçluların cezalandırılmasını ve U-2 uçuşlarının durdurulmasını istedi ve "Amerika'nın anlaşma arzusu olmaması dolayısiyle", zirvenin altı veya sekiz ay ertelenmesini teklif etti. Eisenhower'in U-2 uçuşlarının durdurulacağı hususunda teminat vermesine ve Başkan de Gaulle ile Başbakan Macmillan'ın havayı yumuşatma ve aracılık yapma teşebbüslerine rağmen, Kruşçev toplantıyı terketti ve 18 Mayısta Paris'ten ayrıldı. Zirve tam bir fiyasko olmuştu.

   Zirveden sonra Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki münasebetler iyice gerginleşti. Bununla beraber, mühim bir gelişme olmadı. Çünkü, Temmuz ayından itibaren Amerika Başkanlık seçimlerinin yoğunluğu içine girdi. Sovyetler ise Çinlilerle uğraşıyorIardı. 1960 Kasımındaki Komünist Partileri Konferansı yapıldığı zaman, Amerika'da John F. Kennedy başkan seçilmişti.

   1961 Şubatından itibaren Kruşçev, Berlin meselesini bir an önce çözümlemek için Kennedy'yi sıkıştırmaya başladı. Halbuki, 1961 Eylülünde Batı Almanya'da seçimler vardı ve Kennedy'nin niyeti bu seçimlerin sonunu beklemekti. Mamafih, Nisan ayında Amerika'nın Küba'ya asker çıkarıp Castro rejimini devirmek istemesi ve teşebbüsün fiyaskosu, Kennedy-Kruşçev buluşmasını ancak Haziran ayında mümkün kıldı.

   Bu sırada Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle Batı ittifakı içinde ayrı bir problem olmaya başlıyordu. Bu sebeple. Kennedy Viyana'da Kruşçev'le buluşmaya gitmeden önce Paris'e uğrayıp de Gaulle ile görüşmeler yaptı. Fransızlar Kennedy'yi büyük sempati gösterileriyle karşıladılar. Fakat Amerika'dan çok ayrı düşündüklerini göstermekten de geri kalmadılar. De Gaulle'e göre, Kruşçev'e taviz verilmemeli ve gayet sert ve kararlı bir tutum alınmalıydı. Ayrıca, de Gaulle, Kennedy'ye, Fransa'nın, Atlantik İttifahı içinde kalmakla beraber artık "demode" olmuş bu ittifakın askeri kanadından çekileceğini bildirdi. Zira, de Gaulle'ün inancına göre Amerika, kendi topraklarına bir saldırı olmadıkça nükleer silah kullanmayacaktı ve dolayısıyla Fransa kendi savunmasını kendisi kurmak zorunda ve kararındaydı. Kennedy Amerika'nın nükleer şemsiyesi için teminat verdi ise de, de Gaulle kararını vermişti.

   Kennedy-Kruşçev zirvesi 3-4 Haziran 1961 günlerinde yapıldı. Görüşmelerde Kruşçev'in tutumu gayet sertti ve dönüp dolaşıp mütemadiyen Berlin meselesini ortaya sürdü. 4 Haziran günü Kennedy'ye verdiği bir muhtırada da, Batılılar altı ay içinde Doğu Almanya ile barış yapıp Berlin meselesini halletmedikleri takdirde Sovyet Rusya'nın Aralık ayında bu devletle ayrı barış imzalayacağını bildiriyordu. Kruşçev o kadar kararlı görünüyordu ki, ayrılacakları sırada Kennedy'ye "Ben barış istiyorum. Fakat siz savaş istiyorsanız, bu sizin bileceğiniz iş. Aralık ayında (Doğu Almanya ile) barış imzalama kararımızdan dönmeyeceğiz" dedi. Kennedy'nin cevabı ise "Desenize önümüzdeki kış çok soğuk olacak" idi.

   Kruşçev yaz aylarında da yine bağırıp çağırdı ise de ve Berlin meselesinin, çıkarılması gereken "boğaza kaçmış bir kılçık" bir "kanserli tümör" ve yeni bir dünya savaşına sebep olabilecek yeni bir "Saray-Bosna" olduğundan söz etti ise de, yeni bir buhrana cesaret edemedi. Tabiatiyle, bilhassa Sovyet Rusya ile Amerika arasındaki münasebetler yaz aylarında da gerginliğini muhafaza etti. Fakat Batılıların, yani NATO'nun, Sovyet Rusya'nın Almanya konusunda girişebileceği tek taraflı bir teşebbüse karşı aldığı sert ve kararlı tutum, Kruşçev'i frenledi.

   1962 yılı başından itibaren Doğu-Batı münasebetlerinde hava, bilhassa Sovyetlerin faaliyetleri ile, tekrar yumuşamaya başladı. Sovyet Yüksek Şurası Prezidyumu, 10 Şubat 1962 de aldığı bir kararla, U-2 pilotu Francis Gary Powers'ın yakınlarının müracaatlarını göz önünde tutarak ve "Sovyetler Birliği ile Amarika Birleşik Devletleri arasındaki münasebetleri geliştirmek arzusu ile", pilot Powers'ı affettiğini ve serbest bıraktığını açıkladı. Bu, beklenmedik bir süpriz idi.

   Anlaşılıyordu ki, Sovyetler Berlin meselesinin üzerinden bir süre için sünger geçirmek istiyorlardı. Kaldı ki, daha önce meydana gelen başka bir hadise de, Sovyetlerin Berlin meselesinde artık ileri gitmemek niyetinde olduğunu göstermişti. Bu da Berlin Duvarı'nın inşasıdır.

   Viyana Zirvesi'nin başarısızlığından sonra Doğu Alman hükümeti, 13 Ağustostan itibaren, Doğu ve Batı Berlin arasındaki sınır üzerinde yüksek bir beton duvar inşa etmeye başladı. Bu, bugünkü meşhur Berlin Duvarı'dır. Bu duvar uzun seneler Utanç Duvarı diye anılmıştır. Doğu'lu Almanların ve Doğu Berlinlilerin Batıya kaymaları bu duvar vasıtasiyle önlemek isteniyordu. Buna rağmen, ilk zamanlarda yine pek çok alman bu duvarı da aşarak Batı Berlin'e sığınmak istemiş ve duvarın dibinde Doğu Alman askerleri tarafından vurularak öldürülmüştür.

   Berlin Duvarı'nın inşası, bir bakıma, Sovyetlerin isteklerini Batı'ya kabul ettiremeyip, hiç değilse Doğu Berlin'i Berlin'in bütününden koparıp, Doğu Almanya'nın, hukuki değilse bile, fiili kontrolu altına sokması manasını da taşımaktaydı.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi