Ana Sayfa « E-tarih.org    
 
   
DÜNYA POLİTİKASINDA ORTA DOĞU 1960-1980
  İran'da Şah'ın Devrilmesi: Yeni Rejim
  » Üst Konu
1967 Arap-İsrail Savaşı
1973 Arap-İsrail Savaşı
1973 Petrol Krizi
Camp David Anlaşmaları ve İsrail-Mısır Barışı 1978-1979
Güney Yemen
Irak-İran Savaşı
İran'da Şah'ın Devrilmesi: Yeni Rejim
Lübnan İç Savaşı 1975-1976
Sovyet Rusya'nın Afganistan'ı İşgali
Ürdün İç Savaşı
Yemen İç Savaşı

 
İran'da Şah'ın Devrilmesi: Yeni Rejim

 

 

1970'li yılları bitirip 1980'li yıllara başlarken Orta Doğu, üç büyük ve mühim hadiseye şahit oldu: İran'da Şah'ın devrilmesi, Sovyet Rusya'nın Afganistan'ı işgali ve Irak-İran Savaşı. Bu üç hadise, Orta Doğu'nun stratejik yapısını da değiştirmiştir. Bu büyük değişmenin başlangıcını şüphesiz, İran'da Şahın'ın devrilmesi ve yerini bambaşka mahiyetteki bir rejimin ve aynı şekilde farklı bir dış politikanın alması teşkil etmektedir.

İran'da monarşin'in yıkılması, beklenmedik bir şekilde ve çok süreçli olmuştur denebilir. Karışıklıklar, 1978 Ocak ayından itibaren şiddetlenmiş ve 1979 Ocak aylnda Şah ülkeyi terketmek zorunda kalmış ve Şubat ayında da monarşik rejim yerini Humeyni liderliğindeki yeni bir rejime bırakmıştır. Fakat bu kadar hızlı bir gelişmenin sebepleri ise daha gerilere gitmektedir.

Sebepler

İran'ın gelişmelerinde 1973 yılı, yani petrol krizi, mühim bir yer işgal eder. Çünkü petrol krizi İran'ın da Şah'ın da kaderini tayin etmiştir.

İran feodal bir yapıya sahipti. Büyük toprak sahiplerinin yanında 2 milyona yakın aile topraksızdı. Din faktörü İran'da daima müessir olmuş ve mollalar ve Ayetullahlar sosyal yapı içinde ağırlıklarını daima hissettirmişlerdir. Şüphesiz bunlar, çağdaşlaşmanın ve modernleşmenin en büyük engeli idiler. Sivil ve asker, bir aydınlar kitlesinin varlığı bir gerçekti. Fakat, 1941 yılındanberi ülkeyi demir bir yumrukla idare eden Şah Muhammed Riza Pehlevi, bunları kendi etrafında toplamasını bilmişti. Bilhassa Ordu, Şah'ın dayandığı en büyük destekti. Bu şartlar içinde Şah'ın giriştiği bazı reform hareketleri çok zayıf kalmıştır. 1960'ların başında teşebbüs ettiği toprak reformu da beklenen neticeyi vermemiş ve derde deva olamamıştı.İşte bu atmosfer içindedir ki, 1973 petrol krizi ile petrol fiyatları roket hızı ile yükselmeye başladı. Tabi İran'ın petrol geliri de beklenmedik bir şekilde arttı. Bu zenginleşme ile beraber de, İran toplumunun göze çarpmayan hastalıkları ve rahatsızlıkları da su üstüne vurdu.

Petrol gelirinin hızla artması İran'ın ekonomik kalkınma hızını yüzde 10 gibi gayet yüksek bir seviyeye çıkardı. İran en kısa zamanda gelişmiş ülkeler arasındaki yerini alacak gibi görünüyordu. İran Şah'ı ülkeyi bölgenin en büyük askeri gücü yapmak üzere, çok yakın münasebetler içinde olduğu Amerika'ya milyarlarca dolarlık silah sipariş etti. İran gözlerini Basra Körfezi'nin tüm hakimiyetine çevirdi. Bu askeri politika ile beraber ekonomik kalkınma ve sanayileşme politikasına da hız verdiği bir gerçektir. Her iki alanda da yürütülen bu çabalar, esas itibariyle Batı'ya dayanmaktaydı. Bunun içindir ki, 1978 yılı geldiğinde, ülkede, 50.000'i Amerikalı olmak üzere 100.000 bin kadar yabancı uzman bulunuyordu. Fakat ne var ki, bu kalkınma, çağdaşlaşma ve modernizasyon çabaları, din çevrelerinin tepkisine sebep olmaya başladı. Bir defa modernleşme bu çevreler tarafından, İran halkının geleneksel toplum değerlerinden uzaklaşması şeklinde yorumlandı. Batı'ya yöneliş, milli ve manevi değerleri terketme şeklinde telakki edildi.

Diğer taraftan zenginleşme ile beraber Batı ile ekonomik ve teknolojik yakınlaşmanın bir diğer neticesi de ekonomik alanda kendisini gösterdi. Sanayileşme ve şehirleşme, kırsal alandan şehire akını hızlandırdı. Bu ise, tarımın zayıflamasına ve tarımsal üretimin düşmesine sebep olduğu gibi, şehirlere akın, şehirlerde bir işsiz kitlesinin ortaya çıkması neticesini verdi. Tarımsal üretimin düşmesi ve paranın bolluğu, gıda maddeleri ithalatını ve hatta lüks tüketim malları ithalatını hızlandırdı. Sade 1978 yılında İran'ın ithal ettiği gıda maddelerinin değeri 2 milyar doları bulmaktaydı. Bunun yanında, enflasyon meselesi ortaya çıktı. 1978'de enflasyon nisbeti yüzde 35'e çıkmış, buna karşılık kalkınma hızı da yüzde 3.5'a düşmüştü. Enflasyon ise sosyal ve ekonomik dengesizlikleri arttırdı. Bir halde ki, tüketimin yüzde 40'ı halkın yüzde 10'una aitti.

Bu ekonomik sıkıntı ve meselelerin karşısında Şah'ın politikası ve idaresi iki prensibe dayanıyordu: Birincisi, kendisiyle beraber olanlara, kendisini destekleyenlere her türlü maddi imkan ve refahı sağlamaktı. Bu ise, ülkede rüşvetin ve suistimalin ayyuka çıkmasına sebep oldu. Bir halde ki, Şah'ın kendi ailesi mensupları dahi rüşvetin ve suistimalin içinde boğulur hale geldiler. Bunlar bir çok şirketlerin hissedarı idiler. Tabiatiyle rüşvetin bu hale gelmesi halkın gözünden, bilgisinden ve nihayet tepkisinden kaçamazdı.

Şah'ın politikasının ikinci prensibi ise, kendisinden olmayanları ve kendisine karşı gelenleri, yani muhaliflerinin en küçüğünü dahi, acımasız bir şekilde ezmekti. İran'ın meşhur gizli istihbarat teşkilatı SAVAK bu politikanın en müessir vasıtası ve İran halkının korkulu rüyası olmuştu.

Bu şartlarda rejime karşı çeşitli muhalif grupların ortaya çıkması Tabi bir netice idi. Bilhassa sol gruplar 1975-1976'dan itibaren terörist faaliyetlere başlamışlardı. Bu sol grupların en eskisi, komünist Tudeh Partisi idi. Fakat terörist faaliyetlerin en aktif kuruluşları da, ilerici İslamcı Mücahidin-i Halk ile, Marksist-Leninist Fedadayin-i Halk idi. Ortada ise, 1977 Aralık ayında kurulan ve aydınları, öğrencileri içine alan, Şah'ın yetkilerinin sınırlanması ile siyasi hürriyetlere taraftar, anayasacı bir kuruluş olan Milli Cephe Kuvvetleri Birliği veya kısa adı ile Milli Cephe bulunuyordu. Milli Cephenin liderleri Dr. Kerim Sanjabi ile Şahbur Bahtiyar idi. Profesör Mehdi Bazargan'ın İslamcı karakteri ağır basan İran Kurtuluş Hareketi de Milli Cepheye dahil küçük bir gruptu.

Bunların sağında ise, en kuvvetli grup olarak, İran'ın milli, geleneksel ve Şii karakterine ağırlık veren, dolayısiyle Batı kültürüne karşı çıkan, İran'ın İslam Hukukuna, yani Şeriat'a göre idare edilmesini ve kanunların Şeriat'a uygunluğunu kontrol edecek beş kişilik bir din adamları heyeti oluşturulmasını isteyen dinciler grubu geliyordu. Liderliğini Ayetullah Ruhullah Humeyni ile Ayetullah Said Kasım Şeriatmedari'nin yaptığı bu grup, İran'da mevcut 180.000 molla ile, nüfuzları geniş olan Bazaari'ler yani çarşı esnafı ve endüstrileşme ve şehirleşmenin neticesi büyük şehirlere yığılmış bulunan ve işsiz kitle tarafından desteklenmekteydi.

Humeyni Şah'a karşı muhalefeti dolayısiyle 1963 yılındanberi Irak'ta yaşamaktaydı. 1963 yılında Irak'a iltica etmek zorunda kalmıştı. Bununla beraber, kitleler üzerindeki nüfuzu ve tesiri çok büyüktü. Bu sebeple, 1978 sonbaharında İran'daki ayaklanmalar iyice genişleyince, İran'ın isteği üzerine, Irak Humeyni'yi ülkesinden çıkardı ve Humeyni Ekim ayında Paris'e geçip muhalefet karargahını orda kurdu ve ayaklanmaları oradan idare etti.

Daha mutedil bir karaktere sahip olan Şeriatmedari ise, Irak'daki Azeri Türklerindendi ve Kum şehrinde yaşamaktaydı.

Gelişmeler

Rejime karşı muhalefetin, ayaklanmaya dönüşmesi, 1978 Ocak ayında Kum şehrinde patlak veren ayaklanmalarla olmuş, Şubat ayında da Tebriz'e ve diğer şehirlere sıçrayarak bütün yıl boyunca genişleyerek 1978 yılında hükümet kuvvetleriyle halk arasındaki çarpışmalarda 2.000 kişi hayatını kaybetmiştir.

Burada hemen şunu belirtelim ki, ayaklanmalara ve çatışmalara iki kuvvet hakim olmuş ve rejimi de bu iki kuvvet yıkmıştır: Cami ve petrol kuyuları. Cami dinci kuvvetlerin hareket noktası, yani aşırı sağın bir çeşit karargahı, solcu grupların kışkırttığı grevlerle de petrol kuyuları solun en kuvvetli vasıtası olmuştur. Şah'ın siyasi gücü petrol parasına dayandığı için, sol Şah'ın altından bu gücü çekip almak için, grevler vasıtasiyle üretimi düşürmüştür. Bir halde ki, günde 6 milyon varil olan petrol üretimi 1978'in sonunda 700.000 varil düşecektir.

1978 Ağustos ayındaki İsfahan çatışmaları ile, İran'ın iç karışıklıkları bir dönüm noktasına gelmiştir. Bundan sonra hadiseler hızla akmaya başlamıştır. Bir yandan İsfahan'da sıkıyönetim ilan edilirken, öte yandan durumu yatıştırmak için başbakanlığa mutedil bir şahıs olan Cafer Şerif-İmami getirildi. Şerif-İmami 1979 Haziranında genel seçimler yapmayı vaad etti ise de halkı yatıştıramadı. Ülkenin her tarafında Şerif-İmami aleyhine geniş gösteriler başladı. Bunun üzerine Tahran ve diğer 10 büyük şehirde de sıkıyönetim ilan edildi. Bu ise, gösterilerin ve çarpışmaların daha da artmasına sebep oldu. Gerek kamu sektöründe, gerek petrol kuyularında grevler başladı. Şerif-İmami 5 Kasımda istifa etmek zorunda kaldı ve 6 Kasımda General Gulam Riza Azhari yeni hükümeti kurdu. Azhari hükümeti ile birlikte Şah da bir çok taviz vermeye başladı. Siyasi mahkumlar serbest bırakılarak, siyasi muhalifler için af ilan edildi. İslami takvim kabul edildi. Şah ailesi mensuplarının iş hayatına girmesi yasaklandı. Şah da radyoda yaptığı bir konuşma ile hatalarını itiraf etti.

Fakat bunların hiçbiri çözüm getirmedi. Bu tavizler halkı yatıştıracağı yerde, bir bakıma Şahı daha da zayıf duruma düşürdü ve çarpışmaları ve kaynaşmaları daha da şiddetlendirdi. Bu arada, halkın elinde Humeyni'nin Paris'ten gönderip ülkeye gizlice giren bildiriler dolaşıyordu. Humeyni, İslam adına halkın kanını dökmesini istiyor ve askerlere de halk ile birleşmesini söylüyordu.

Azhari hükümeti ancak iki ay dayanabildi. 6 Ocak 1979'da yeni kabineyi Dr. Şahpur Bahtiyar kurdu. Bahtiyar 17 maddelik bir hükümet programı ilan etti. Bu program, bir takım hürriyetleri getirdiği ve rejimin sertliğini giderecek pek çok tedbirleri ihtiva ettiği gibi, dini liderlerin devlet idaresinde daha fazla rol almasını sağlayacak esasları da ihtiva ediyordu. Keza İsrail'e petol satışı durdurulacak ve Arap devletleri ve Filistin Kurtuluş Teşkilatı ile de daha yakın münasebetler kurulacaktı.

Bahtiyar hükümeti ile beraber, İran'da Şah'sız bir idare de başladı. Zira, hadiseleri bir türlü kontrol altına alamayan Şah, bir taviz daha vererek, geçici bir süre için ülkeden ayrılmaya karar verdi. 16 Ocak 1979 günü İran Şahı Muhammed Riza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Tahran'dan ayrıldılar. Gerçekte bu, İran'da monarşinin fiilen sona ermesi idi. Her ne kadar, 9 kişilik bir Niyabet Konseyi kurulmuş ise de, artık her şey bitmişti.

Şahın ülkeden ayrılması, ayaklanmanın kesin zaferi idi ve bundan dolayı da bütün ülkede bir bayram sevinci ile kutlandı. Artık her şey Humeyni'nin kontroluna geçiyordu. Bahtiyar'ın başbakanlığı kabul etmesi Humeyni'yi kızdırmıştı. Bu sebeple o da, Bahtiyar hükümetini meşru saymayıp, onun yerine İslam Devrim Konseyi'nin kurulduğunu 13 Ocakda ilan etmişti. Bu duruma göre iki ayrı hükümet mevcut oluyordu. Onun için Mehdi Bazargan Humeyni ile Bahtiyarı uzlaştırmak içir arabuluculuk yapmaya çalıştı.

Fakat Bazargan Ordu ile Humeyni arasında da arabuluculuk yapmak istedi. Zira, Ordu genellikle Şaha bağlıydı. Şahın ayrılmasından sonra Ordu'nun durumu ehemmiyet kazanıyordu. Bir ara Ordu'nun müdahale edeceği söylendi ise de bu gerçekleşmedi. Lakin, Ordu Humeyni tarafına da geçmedi.

1 Şubat 1979 günü lider Humeyni özel bir uçakla Paris'ten Tahran'a geldi ve 3 milyon kişi tarafından büyük gösterilerle karşılandı. Humeyni'nin ilk işi 4 Şubatta Mehdi Bazargan'ı geçici bir hükümetin başkanlığına tayin etmek oldu. Humeyni İslam Devrim Konseyinin başı olarak hareket ediyordu. Şahpur Bahtiyar ise Bazargan hükümetini tanımayınca, iki hükümetin taraftarları arasında Tahran'da çatışmalar çıktı. Lakin bu da uzun sürmedi. Çünkü Ordu komutanları 11 Şubatta tarafsızlıklarını ilan ederek, askerlerini kışlalarına çektiler. Esasında bilhassa Hava kuvvetleri daha başlangıçta Humeyni tarafına kaymaya başlamıştı. Ordu'nun geri çekilmesi karşısında artık Bahtiyar için de yapılacak bir şey kalmamıştı. Şimdi İran'da Humeyni rejimi başlıyordu.

Humeyni rejimi üç büyük mesele ile karşı karşıya kalmıştır. Birincisi yeni rejimin müesseselerinin kurulması ve otoritenin tesisi idi. Bunun yapılması çok zaman almıştır. Bundan dolayı da İran'ı sokak idare etmeye başlamıştır. Yeni rejimin militanları, ki kendilerine Devrim Muhafızları diyorlardı, kurdukları Devrim Komiteleri ile bir süre her şeye hakim olmuşlar ve ülke, tam manasiyle sokak keyfiliğinin idaresi altına girmiştir. Keyiflerine göre, bir takım insanları yakalayıp hapse atmışlar ve eski rejimin tarafları olduğundan şüphe ettikleri bir çok insanı uydurma mahkemelerde yargılayıp idam ettirmişlerdir. Bu yolla binlerce insan öldürülmüştür. Mesela Milletlerarası Af Teşkilatının 1981 Ekiminde bildirdiğine göre, 1981 yılının Haziran-Ekim döneminde 1.800 kişi, 1979 Şubatından yine bu tarihe kadar 3.350 kişi bu şekilde idam edilmiş bulunuyordu. Böylece İran bir dehşet ve korku ülkesi haline gelmiştir. Şah'ın ve Savak'ın yerini yeni bir Şah ve yeni bir Savak almıştır. Yalnız değişik isimlerle.

Bununla beraber, rejime bir hukuki şekil vermenin zarureti de açıktı. Önce yeni rejimin şeklini tayin etmek gerekti. Bunun için 30-31 Mart 1979'da yapılan bir referandum, yani halk oylaması neticesinde, halkın % 99 oyu ile monarşiye son verilerek, İran İslam Cumhuriyeti ilan edildi. 3 Ağustosta da, yeni Anayasayı kabul edecek 73 üyeli Konsey seçimi yapıldı. Anayasayı Humeyni, ayrı bir komiteye kendisine göre hazırlatmıştı. Konseyin görevi önüne konan tasarıyı incelemekti. Mamafih Konsey, anayasada, bilhassa etnik gruplara bazı haklar tanıyan bir takım değişiklikler yaptı. Bu anayasa 1979 Aralık ayında halk oyuna sunulup kabul edildikten sonra, 1980 Ocak ayında da cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve cumhurbaşkanlığına, halk oylarının % 75'i ile, 1960'lardanberi Humeyni'nin çok yakını olan ve Paris'te Sorbonne Üniversitesinde ekonomi öğrenimi görmüş olan Dr. Bani Sadr seçildi.

14 Mart ve 9 Mayıs 1980'de de, iki safhalı olarak, Meclis seçimleri yapıldı. Meclis seçimlerini, bir bakıma yeni rejimin resmi partisi olan ve mollaların ve din adamlarının desteklediği Cumhuriyetçi İslam Partisi çok büyük çoğunlukla kazandı. Meclis başkanlığına da, 31 Ağustos 1981'de Mücahidin-i Halk teröristleri tarafından düzenlenen bir suikastte öldürülecek olan Muhammed Ali Recai seçildi. Recai 1980 Ağustosunda Başbakanlığa getirildi. Bu ise, Bani Sadr'ı destekleyen merkezciler ile, Recai liderliğindeki aşırı sağcı ve dinciler arasında bir mücadelenin açılmasına sebep oldu. Bu mücadelede bilhassa, 1980 Eylülünde patlak veren Irak-İran savaşı ile kendisini gösterdi. Cumhurbaşkanı Bani Sadr, bir iktisatçı olarak, boş sloganlar yerine, ekonomik tedbirlerin alınmasını istiyordu. Recai ise, başbakan olduğu halde işi bir takım heyecanlı sloganlarla yürütme yoluna gitmek istedi. Halbuki, bu sırada petrol gelirleri iyice azalmış, işsizlik artmış ve enflasyon nisbeti yıllık % 50'ye çıkmıştı.

Bani Sadr ile Recai arasındaki bu mücadelede, sol gruplardan komünist Tudeh Partisi, tamamen dincileri ve dolayısiyle Recai'yi desteklemekte idi. Buna karşılık İlerici-İslamcı Mücahidin-i Halk BaniSadr'ın arkasında yer aldı.

1981 Mart başından itibaren, Bani Sadr ile Recai arasındaki mücadele, taraftarlarının Tahran sokaklarında çatışmalarına kadar vardı. Bu çatışma karşısında Humeyni ağırlığını Bani Sadr tarafına koydu ve 16 Martta yayınladığı bir bildiride Bani Sadr'ın silahlı kuvvetler başkomutanlığını teyid etti. Bu, Bani Sadr için büyük bir destekti Lakin Meclis Reca'iyi destekliyordu. Onun için, bir süre sonra Humeyni desteğini Bani Sadr'dan çekti ve Bani Sadr'ı 10 Haziran 1981 de Başkomutanlıktan ve 21 Haziranda da Cumhurbaşkanlığından azletti. Bundan sonra Bani Sadr izini kaybettirdi ve daha sonra Paris'te ortaya çıktı. Bani Sadr'ın çekilmesi ile, aşırı sağcı dincilerle, sol gruplar karşı karşıya kalmıştır. Bundan dolayı, bilhassa Bani Sadr'ı destekleyen Mücahidin-i Halk ile Devrim Muhafızları arasındaki çatışmalar daha da artmış ve Muhammed Ali Recai dahil, dincilerin ileri gelenlerinden bir çoğu Mücahidin-i Halk'ın tertip ettiği suikast ve sabotajlarda hayatını kaybetmiştir. Bu durum 1982 yılı ortalarına kadar devam edecektir.

Humeyni rejimine karşı gelenlerden Marksist-Leninist Fedayin-i Halk, esas itibariyle kuzey batı İran'da, kürtlerle beraber hükümet Kuvvetlerine ve Devrim Muhafızlarına karşı silahlı mücadele yapmaktaydı. Bunun dışında, küçük gruplar olarak Peyker ve Ramandegan gibi Maoist gruplar da yeni rejimin karşısındaydı. Yine küçük fakat çok teşkilatlı bir grup olarak da Furkan ise, koyu dinci ve fanatik bir kuruluş olarak, din adamlarının politikaya karışmasının karşısında idi ve bir çok öldürme hadiselerinin faili idi.

Ayrılıkçı Ayaklanmalar

Yeni rejim bu iç muhalefet gruplarının yanında, daha ihtilalin ilk gününden itibaren de etnik grupların muhalefeti ile karşılaştı. Etnik grupların başında, sayıları 11-15 milyon arasında bulunan Azeri Türkleri, 3-4 milyon kadar tahmin edilen Kürtler ile Kuzistan Arapları gelmekteydi. Daha 1979 Martından itibaren bu büyük etnik kitleleri ayaklanmalarının yanında, Kümbet-i Kavusta Türkmenlerin, Pakistan sınırına bitişik Balucistan ve daha yukarda Sistan bölgelerinde de ayaklanmalar başgöstermiştir. Bu etnik grupların Humeyni rejimine karşı ilk ayaklanmalarının 30-31 Mart halk oylamasına rastlaması manidardır. Bu etnik gruplar, yeni rejim içinde muhtariyete sahip olmak istediklerini ifade etmişlerdir.

Etnik gruplardan ilk tepki kürtlerden geldi. Daha 1978 yılının sonbaharında, Şah'ın otoritesi çökmeye başladığı zaman, Sunni Kürtler Mehabad bölgesinde güya bağımsız bir devlet kurmuşlar ve Humeyni işbaşına geçtikten sonra da Humeyni'nin kararnamelerini hiçe saymışlardır. Bunun neticesi olarak bu bölgedeki kürtler ile Humeyni'ni Devrim Muhafızları arasında ilk günden itibaren silahlı çatışmalar çıkmıştır. Bu çatışmalar 1979'un yaz ve sonbahar aylarında da devam etmiştir. 1980 yılının Nisan ve Mayıs aylarındaki çarpışmalar ise en şiddetlisi olmuştur. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Bani Sadr 14 Mayıs 1980'de Kürtler için bir muhtariyet planını prensip olarak kabul ettiğini açıkladı ise de, çarpışmaları önleyemedi. 1980 Eylülünde Irak ile İran arasında savaşın çıkması üzerine Kürtlerin hareketi de sona ermiştir.

Mamafih kürt ayaklanmasının daha ileriye gidememesinin iki sebebi daha vardır: Biri, kürtlerin de kendi aralarında gruplara bölünmüş olmasıdır. Mesela bunlardan bir kısmı Abdurrahman Kasımlu liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisini desteklerken, bir kısmı da Sunni lider Şeyh İzzeddin Hüseyni etrafında toplanmıştır.

İkincisi, Türkiye ve Irak'ın kürt ayaklanmalarını dikkatle takip etmeleridir. 1975'ten önce İran Şahı kürtleri Irak'a karşı kullanmıştı. Fakat Irak şimdi aynı şeyi İran'a karşı yapmadı. Türkiye ve Irak'ın bu tutumu İran'ın işini kolaylaştırmıştır.

Irak kürtlere herhangi bir yardımda bulunmadı ise de, sınırlarına bitişik ve esas itibariyle İran'ın petrol bölgesini teşkil eden Kuzistan'daki Arapları Humeyni rejimine karşı kışkırtmıştır. Irak'ın 1980 Eylülünde İran'a savaş açmasında Kuzistan faktörü mühim rol oynayacaktır.

Azeri Türklerine gelince: Şah'ın devrilmesinde Azeri Türkleri ile liderleri Ayetullah Şeriatmedari'nin mühim rolü olmuştur. Azeri Türklerinin çoğunluğu Şii idi ve Şeriatmedari, dini kıdem bakımından Humeyni'den önce gelmekteydi. Bu sebeple, daha ilk günden itibaren Humeyni Şeriatmedari'den çekinmiş ve bunun neticesi olarak da, iki lider arasında sürtüşmeler başlamıştır. Şeriatmedari, Şii din adamlarının merkezi hükümette bu derece aktif ol almalarının karşısındaydı. Bu görüş ayrılıkları şiddetlenince, Azeri Türkleri daha organize hale gelmek için Müslüman Halkın Cumhuriyetçi Partisi'ni kurdular. Bundan sonra Humeyni ve Devrim Muhafızları ile çatışmalar daha da şiddetlendi. 1979 Aralık ayında yapılan anayasa referandumunu Azeri Türklerinin yüzde 80'inin boykot etmesi üzerine Humeyni taraftarları Şeriatmedari'nin Kum'daki evine saldırdılar. Tebriz'de de Devrim Muhafızları saldırılara başladılar ve çatışmalar iyice şiddetlendi. 1980 Ocak ayında da devam eden bu çatışmalar sonunda Devrim Muhafızları, Müslüman Halkın Cumhuriyetçi Partisi'nin Tebriz'deki genel merkezini bastılar ve bir çok kişiyi öldürdüler. Bunun üzerine Parti dağıtıldı ve Şeriatmedari de Humeyni ile mücadeleyi gevşetti. Mamafih, 1981 yılı içinde Tebriz'de zaman zaman çatışmalar eksik olmadı. 1982 yılında da Şeriatmedari göz hapsine alındı.

Dış Meseleler

Humeyni rejimi içerde çeşitli istikametlerden gelen muhalefet ile uğraşırken, dışarda da bir takım devletlerle münasebetleri her gün biraz daha bozuldu. Yeni rejim kendi tutumu ile başına bir takım meseleler çıkardı.

Bunların başında, İran'ın komşulariyle ve bilhassa çoğunluğu Sunni olan Arap ülkeleriyle münasebetlerinin bozulması gelir. Humeyni'yi Arap dünyası içinde ilk destekleyenler Suriye, Libya, Güney Yemen gibi sosyalist mahiyetteki rejimlerle Filistin Kurtuluş Teşkilatıdır. Humeyni'nin daha ilk günden itibaren Amerikan düşmanlığın kendisine bayrak yapması, İsrail ile münasebetlerini kesmesi ve Filistinlileri desteklediğini açıklaması, bu devletlerle kendisi arasında müşterek bir zemin yaratmıştır.

Buna karşılık, Basra Körfezi ülkeleri ile Suudi Arabistan gibi muhafazakar ve monarşik ülkelerle halkının çoğunluğu Sunni olan Irak, Humeyni'nin Şii rejimini endişe ile karşılamışlardır. Bir defa İran'da monarşinin devrilmesi bu ülkeler halkına da örnek olabilirdi. İkincisi, en çok Irak'da olmak üzere, bu ülkelerin hepsinde de bir miktar Şii nüfus yaşamaktaydı. Nitekim, 20 Kasım 1979 günü Mekke'de bir grup fanatik insan kutsal Kabe'yi basarak işgal ettiler. 250 kişi kadar olan grubun çoğunluğunu Suudi bedevileri teşkil etmekle beraber, aralarında başka Arap ülkelerinin vatandaşı olan öğrenciler de vardı. Grubun lideri kendisini Mehdi ilan etmişti. Kabe'nin camIIni işgal etmiş olan bu gruba karşı silahlı mücadele

camiin tahribatına yol açacağı için, işgalcilerin ele geçirilmesi iki haftalık uğraşmayı gerektirdi. Neticede 75 kişi ölü olarak, 170 kişi de sağ olarak ele geçirildi ve sağ kalanlarda ölüme mahkum olup idam edildiler.

Bu hadise sırasında, bu işte Humeyni'nin parmağı olduğu iddiası yayılmış ise de, bunun kesin delilleri bulunamamıştır. Yalnız, Humeyni'nin de daha ilk günden itibaren Orta Doğudaki Şii'leri ve monarşik rejimlerdeki halkı ayaklanmaya teşvik ettiği de bir gerçektir. Nitekim bu kışkırtmalar sonucu, 1979'un Eylül ve Ekim aylarında Irak'da, Kuveyt'de ve Bahreyn ile Suudi Arabistan'ın Hasa eyaletinde, Şii kaynaklı ayaklanmalar olmuş ve bunlar hemen bastırılmıştı. Tabi bu gelişmeler İran'ın komşuları ile olan münasebetlerinde uçurumlar yarattı.

Bunun yanında, 4 Kasım 1979 günü, Humeyni taraftarı öğrenciler Tahran'daki Amerikan büyükelçiliğini bastılar ve elçilik personelinden 63 kişiyi rehin aldılar. Öğrenciler rehineleri serbest bırakmak için, o sırada kanser tedavisi için Amerika'ya gelmiş bulunan İran Şah'ının İran'a teslim edilmesini istiyorlardı. Bunu ise Amerika'nın kabul etmesi mümkün değildi.

Rehinler meselesi Amerika'yı güç bir duruma soktu. Amerikalı diplomatları kurtarmak için kuvvet kullanma yoluna gitse bunun bir takım tepkileri olacağı gibi, Humeyni'yi Sovyet Rusya'nın kucağına atılmaya da zorlayabilirdi ki, Amerika bunu göze alamadı. Fakat İran'ın bir çeşit haydutluk sayılabilecek hareketi karşısında da susup oturmak da, Amerika gibi bir süper-devlet için haysiyet kırıcı idi. Bu sebeple Amerika dolaylı vasıtaları kullanmaya karar verdi. Önce Amerikan bankalarında milyarlarca dolar olan İran paralarını dondurdu. Arkasından Pasifik Okyanusundaki Amerikan donanmasından bir kısmını, İran üzerinde bir manevi baskı olmak üzere Umman Denizine çekti. 1980 Ocak ayında Güvenlik Konseyinden İran'ı kınayan bir karar çıkarmak için harekete geçti. 7 Nisan 1980'de İran'la münasebetlerini kesti. 17 Nisanda Amerikan vatandaşlarının İran'a gitmeleri yasaklandı. Amerika'nın isteği üzerine Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) 22 Nisanda, gıda maddeleri ile tıbbi malzeme hariç, İran'a Ekonomik sanksiyonlar tatbikine karar verdi.

Fakat bu tedbirlerin hiç biri İran'ın rehineler meselesindeki tutumunu yumuşatmadı. İran Şahın ve dışardaki parasının kendisine teslimini istiyordu. Bunun üzerine Amerika, 24 Nisanda Umman Denizindeki donanmadan kalkan 8 helikopterle 90 kişilik bir ekibi, rehineleri kurtarmak üzere, İran topraklarında, Tahran'dan 400 Km. mesafede bir noktaya indirdi. Fakat bu kurtarma operasyonu, Amerika için tam bir fiyasko oldu. Çünkü indirme sırasında üç helikopter arıza yaptı. Hemen arkasından bir uçak iniş sırasında helikopterlere çarptı ve parçalandı. 8 Amerikalı öldü ve 5 kişi de yaralandı. Bunun üzerine askerler, operasyona girişmeden hemen geri çekildi.

Bu başarısızlık Amerika'nın prestiji için ağır bir darbe olmakla beraber, dünya kamu oyunu da rehineleri kurtarmak için harekete geçirmiştir. Mesela 17-22 Mayıs günlerinde İslamabad'da toplanan 11'inci İslam Konferansı, Amerika'nın kurtarma operasyonunu bir askeri saldırı olarak kınamakla beraber, İran'dan da rehineler meselesini halletmesini istedi. 18 Mayısta Avrupa Ekonomik Topluluğu, üyelerini, İran'a karşı ekonomik sanksiyonları sıkı bir şekilde tatbike çağırdı. Milletlerarası Adalet Divanı, 24 Mayısta, İran'dan, rehineleri serbest bırakmasını isteyen bir karar aldı. Karar Amerika'nın müracaatı üzerine alınmıştı. 25-26 Mayısta, Avusturya Cumhurbaşkanı Dr. Bruno Kreisky, İsveç Sosyalist Parti lideri Olaf Palme ve İspanya Sosyalist Parti lideri Felipe Gonzales'ten kurulu bir Sosyalist Enternasyonal heyeti Tahranı ziyaret ederek rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamaya çalıştı.

Lakin bunların hiç birinden bir netice çıkmadı. Bu safhadan sonra Cezayir'in aracılık faaliyeti başladı. Fakat şurası bir gerçektir ki, 22 Eylül 1980'de Irak-İran savaşının çıkmaşı, İran'ın rehineler meselesindeki tutumuna çok tesir etmiştir. Çünkü, Humeyni daha önce, Amerika’nın İran’a karşı yaptığı hataları itiraf ederek özür dilemesini isterken, şimdi bu şartından vazgeçti. Ceyazir'in aracılığı ile Amerika, dondurulmuş olan İran alacaklarının serbest bırakılmasını kabul edince, bir kısmı çeşitli sebeplerle daha önce serbest bırakılmış veya kaçmış olan rehinelerden geriye kalan 52'si 21 Ocak 1981 günü, yani Başkan Reagan'ın Amerika'nın 40'ıncı başkanı olarak göreve başlamasından birkaç dakika sonra, Tahran'dan Amerika'ya doğru havalandılar. Milletlerarası politikanın enteresan bir kabusu böylece sona ermişti.

Kaynak : Fahir ARMAĞANOĞLU - 20.Yüzyılın Siyasi Tarihi